Ana içeriğe atla

"Dürüst" oportünizm belki de hepsinden daha tehlikeli olanıdır!"






1. NOT:


Değerli dostlar, malumunuz olduğu üzere, 9 Mayıs günü Facebook üzerinden alttaki yazdıklarımı paylaşmıştım.

Bazı itirazlar oldu bu yazdıklarıma.

Olabilir ve olmalıdır da. Ben fikirlerin eleştirildikçe zenginleşmesine katkı konduğunu düşünenlerdenim.

Öncelikle, Ahmet Serdaroğlu’nun konuşma videosunu izlemediğim iddia edildi ısrarla.

Ardından, izlemiş olabileceğim, ama yanlış anladığım, bu nedenle de yanlış yorumladığım iddia edildi.

Bu nedenlerden ötürü, sözkonusu yazımı, adım adım yorumlayarak, herkesin anlayabileceği bir şekle sokarak sizlerin bilgisine tekrardan getirmek istiyorum.

9 Mayıs tarihli yazımı tırnak içinde ve bold yaparak, şimdiki yorumlarımı ise aralarda yazacağım. Yani, bir anlamda, o postumun yorumlanmış hali olacaktır bu yazım.

Bu tartışmalardan çıkardığım önemli bazı çıkarımlarımı da yazının altına eklemek istiyorum.

Altına görüş ve eleştirilerinizi yazarsanız mutlu olurum.

İyi okumalar.


------------------


9 Mayıs tarihli Facebook paylaşımım şöyle başlıyordu:

“Eylemlilik sınırları Serdaroğlu ve benzerlerine göre belirlenen bir karşı duruşun teslim olup yenilmesi kaçınılmazdır!”

İlk başlarda, HÜR-İŞ Genel Başkanı Ahmet Serdaroğlu’nun ortaya koyduğu sansürcü yaklaşımın kendisine, sendikasına ve federasyonuna ait olduğunu, bu yaklaşımın Bağımsızlık Yolu (BY) ve diğer bazı örgütler tarafından kabul görmeyeceğini düşündüğümden, bu cümlemin bu örgütlere bir anlamda bir destek atışı olacağını düşünmüştüm.

Malesef yanılmışım! Hem de çok kötü yanılmışım!

Meğerse, BY Serdaroğlu’nun bu açıklaması ile hemfikirmiş…

Aslında BY, bu görüşünü, yani Serdaroğlu’nun da sürekli vurguladığı sorunun basitçe bir “Disiplin Tüzüğü” meselesi olduğunu vurguladığı açıklamalar yapıyordu ama, dürüst olayım, bu tavrı üzerinde pek düşünülmeden yapılmış bir hata olarak görmüşdüm.

Şimdi, tekrardan baktığımda, aslında BY’nin bu düşüncesinin, Serdaroğlu’nun sözkonusu açıklamasıyla bire bir örtüştüğünü görmekteyim. Belli ki, konu birliktelik içinde tartışılmış ve hakim kılınmıştır.

Bu noktada, sanırım yapılması gereken, Ahmet Serdaroğlu’nun basın açıklaması videosunun linkini buraya koymak ve söylediklerinin özetini yazıya dökmek olmalıdır. 

Böylece okuyucunun, BY’den bazı dostlarımızın Ahmet Serdaroğlu’nun konuşmasını onaylayıp desteklerken neyi onaylayıp desteklediklerini daha iyi anlamasını kolaylaştırmış oluruz.


Hür-İş Başkanı Ahmet Serdaroğlu’nun basın açıklaması linki: 

https://tinyurl.com/37zwmdp7


Ne diyor Serdaroğlu?

Gelin haberci diliyle özetleyelim:

“Hür-İş Genel Başkanı Ahmet Serdaroğlu, Disiplin Tüzüğü ile ilgili tartışmaların amacından saptığını belirterek, bazı kesimlerin bu konuyu kendi emellerine alet etmeye çalıştığını savundu. "Toplumu kutuplaştıracak söylemler tehlikelidir ve buna asla müsaade etmeyiz." dedi.


Hür İşçi Sendikaları Federasyonu (Hür-İş) Genel Başkanı Ahmet Serdaroğlu, Disiplin Tüzüğü ile ilgili,

“Duruşumuzdan ve görüşümüzden hiçbir şekilde geri durma gibi bir düşüncemiz yoktur. Ancak gelinen noktada amaca uygun olmayan söylemler yer alıyor. Bu haykırışı, halkın ve toplumun bu seslenişini kimse kendi emellerine alet edemez.” dedi.

"Milli Eğitim Bakanlığı'nın yaptığı yanlış bir uygulama ve hükümetin de aldığı bütün yanlış kararlarından dolayı bir yola çıkıldı" diyen Serdaroğlu, "Hür-İş her zaman emekçiden yana, toplumun ve devletin hak ve menfaatleri doğrultusunda yoluna devam etti.” diyor.

Serdaroğlu, Hür-İş Federasyonu olarak Disiplin Tüzüğü ile ilgili duruşlarından ve görüşlerinden hiçbir şekilde geri durma gibi bir düşüncelerinin olmadığını ifade etti.

“Ancak gelinen noktada amacından saparak uygun olmayan ifadeler söyleniyor. Bunların da doğru olmadığını düşünüyoruz. Yola neden çıktığımızı herkesin bilmesi lazım. Bu haykırışı, halkın ve toplumun bu seslenişini, kimse kendi emellerine alet edemez, etmemesi lazımdır. Bu tehlikeli bir şeydir.” 

Türkiye ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilişkilerinin çok önemli olduğunu vurgulayan Serdaroğlu, konuşmasında, “Özellikle Kıbrıs meselesi gibi bir mesele varken buradaki halk ile oradaki halkın arasını açmak kadar yanlış bir şey olamaz. Biz her iki yetkilileri de uyardık. ‘Burada kazanan olmaz. Kaybeden olur’ dedik. ‘Kaybeden de Türkiye Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilişkileri olur.’ dedik.” 

Disiplin Tüzüğü ile ilgili eylemleri "manipüle etmek için bazı düşüncelerin olduğunu" ifade eden Serdaroğlu, şöyle devam etti:

“Biz düşünce özgürlüklerine saygı duyarız. Ancak herkes kendi zamanında, kendi yerinde yapacak, kendi başlattığı şeylerde düşüncelerini belirtecek. Şu anda burada değil. Yani bugün eğer birileri çıkıp da ‘bizi Türkiye yok ediyor, biz Türkçe konuşan Kıbrıslılarız’ derse bu doğru bir şey olmaz. Yani bugün İngiltere'de İngilizce konuşan İngiltereliler mi var? Ya da Türkiye'de Rumca konuşan Türkiyeliler mi var? Geleceği görebilmek için geçmişimizi unutmayacağız. Ben Ahmet Serdaroğlu'yum, ben Kıbrıslı Türk’üm.”

Serdaroğlu, Disiplin Tüzüğü ile ilgili, Hükümeti ve muhalefeti göreve çağırarak, “Toplumumuzun ve memleketin nereye gittiğine bakın. Halk burada bölünüyor. Farkında mısınız? Siz lider pozisyondasınız. Söylemleri bir an önce dengeleyin, bunlara müsaade etmeyin.” dedi.

“Disiplin Tüzüğü ile yola çıktık, neleri konuşmaya başladık. Bunlar doğru şeyler değildir.” şeklinde konuşan Serdaroğlu, hükümetin Türkiye ile ilişkilerini bir kere daha gözden geçirmesi gerektiğini ifade etti.

Bugün mevcut hükümetin Türkiye Cumhuriyeti'ndeki yetkililerle doğru zeminde ilişki kuramadığını savunan Serdaroğlu, bunun tek suçlusunun hükümet olduğunu ve derhal istifa etmesi gerektiğini ileri sürdü.


“Bundan sonraki süreçte Hür-İş Federasyonu olarak ortaklaşıp mücadeleye devam edeceğiz ancak her eylemde herkes mikrofonu eline alacak ve herkes istediğini söyleyecek noktasında artık biz yokuz… Amaç doğrultusunda yürüyeceğiz. Toplum olarak ne istediğimizi bileceğiz.” ifadelerine yer veren Serdaroğlu, Hür-İş Federasyonu olarak Disiplin Tüzüğü konusunda duruşlarının aynı noktada olduğunu yineledi.

Basın mensuplarının sorularını da yanıtlayan Serdaroğlu, toplum menfaatleri için çalışmaya devam edeceklerini dile getirdi.

Bazı eylemlerdeki söylemleri ve iddiaları eleştirerek, bunların kendilerini toplum olarak iyiye götürmeyeceğini ifade eden Serdaroğlu, “Bu sözler, bizi kutuplaşmaktan ve ayrıştırmaktan başka hiçbir yere taşımaz.” dedi.

“Mevcut Hükümet ve Eğitim Bakanlığı Disiplin Tüzüğü’nü değiştirmekle hata yapmıştır.

Bu tüzük değişikliği ve hükümetin uyguladığı ekonomik ve sosyal bir sürü yanlış politikalardan dolayı halk bölünmekte, KKTC-TC ilişkileri bozulmaktadır. Hükümet derhal istifa etmelidir.”

“Yani bugün Türkiye ile ilişkilerin kötü olmasını isteyen mi var? Bugün sol partiler, CTP bunu mu istiyor? Bir baktığımızda bugün CTP’nin bütün belediyeleri Türkiye’deki belediyeleri kardeş belediye ilan ediyor, ilişkileri var.”

“Hükümet istifa etmeli, erken seçim olmalı. Siyaset üstü bir liderliğe ihtiyacımız var.”


Gelin şimdi, Serdaroğlu’nun söylediklerini daha iyi anlamak için başka bir programda söylediklerine de bakalım. 

Ahmet Serdaroğlu, 9 Mayıs 2025, Kıbrıs Postası, Canan Onurer’in programında söyledikleri: (https://www.facebook.com/kibrispostasi/videos/1138751158290294)


“ Çok farklı görüşlerin, farklı dünya görüşlerinin olduğu bir ortamda tek gündem maddesi üzerinden yola çıkıldı. Biz, "Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı bir disiplin tüzüğü hazırlandı" diyerek tavrımızı net bir şekilde ortaya koyduk.. 

Başörtüsü tartışmaları üzerinden yürütülen bir tartıma var. Laik bir ülke olduğumuzu hatırlatıyoruz ama diğer yandan da ‘işgal’ veya "Ankara elini üzerimizden çeksin" deniyor. Bu söylemler çelişkili ve sıkıntı yaratıyor.”  

Bu platformlarda herkes her istediğini söyleyemez. Söylemler hassasiyetle şekillenmeli. Biz bu uyarıyı yaptık. Eğer dikkat edilmezse, Hür-İş olarak o tür eylemlerde yer almayacağız. Ama disiplin tüzüğü konusunda yeniden ortak, tek gündemli bir eylem düzenlenecekse, elbette yine destek vereceğiz. Ancak konuşmacıların ne söyleyeceği artık belirlenmeli. Çünkü bu kalabalık ortamda bazı kişiler kendi görüşlerini öne çıkararak kargaşa yaratıyor. Bu doğru bir şey değil. Ne biz ne de başkaları böyle yapmamalı. 

Biz disiplin tüzüğüne başından beri oy birliğiyle karşı çıktık. Ancak ötesindeki söylemler, örgüt içinde ciddi rahatsızlık yarattı. Bu yüzden bu tür eylemlere katılım sağlayamayız. Sadece Ahmet Serdaroğlu’nun orada olması yetmez. Hür-İş’in bütün üyeleriyle katılması gerekir. O yüzden çağrımız net: Eğer Hür-İş’in desteği isteniyorsa, söylemlere ve eylem biçimlerine dikkat edilmeli.  Zaten demiştik: “Bu şekilde devam edersek biz yavaş yavaş ayrılacağız.” Ama artık kendimi çocuk gibi hissetmeye başladım. Herkese ne konuşacağını hatırlatmaktan yoruldum. Hakkımızı da yemesinler.”  


Serdaroğlu diyor ki;

“Biz, örgütler olarak sadece Disiplin Tüzüğü’nde yapılan değişikliği reddetmek üzere bir birliktelik oluşturduk ve birlikte mücadele ediyoruz.” 

Bu örgütlerden bu söyleme herhangi bir itiraz gelmediğine, (geldiyse ve ben görmedimse özür dilerim. Lütfen beni yalanlasınlar) tersine bazılarınca yanlış bulmayıp desteklendiğine göre, bu birlikteliğin oluşmasındaki ana unsurun bu olduğunu anlamamız gerekmez mi?

Bu durumda, 9 Mayıs tarihli paylaşımımın birinci pararafı yerinde ve doğru bir paragraftı.

Tekrar hatırlayalım o pararafı:

“Eylemlilik sınırları Serdaroğlu ve benzerlerine göre belirlenen bir karşı duruşun teslim olup yenilmesi kaçınılmazdır!”

İki öğretmen sendikasının başını çektiği bir eylemliliğin, mücadelenin sınırları Hür-İş’in iniyasitifine veya siyasal konumlanışına göre belirlenirse yenilmeye mahkum olduğunu iddia etmek yanlış mı?

BY’ye göre yanlış!

BY’ye göre, bu birlikteliğin eylem ve söylem sınırlarını, Serdaroğlu’nun da sürekli vuruladığı gibi “Disiplin Tüzüğü”ne karşı mücadele ile sınırlamak doğru bir yaklaşımdır.

BY’nin Hür-İş’e sunduğu destek de bu nedenledir!


Hür-İş ve Başkanı Serdaroğlu “Disiplin Tüzüğü’ne neden karşıdır? Çünkü, “Disiplin Tüzüğü’nde yapılan değişiklikle kız öğrencilerin başörtü takarak okula gelmelerinin önü açılmaktadır. Serdaroğlu’na göre bu durum “Atatürk İlke ve İnkılaplarına” ve “Kemalist laiklik” ilkelerine terstir. Bu nedenle, “Disiplin Tüzüğü” geri çekilmeli, “kemalist laiklik” tekrardan restore edilmelidir. 

Bu konumlanış sadece Hür-İş’in örgütsel duruşu olsa, bu kadrodan daha fazlasını beklemediğimizden gülüp geçecektik, ama bu görüş BY gibi bir parti tarafından haklı ve doğru bulunup destekleniyorsa, devrimci hareket adına, devrimci hareketin gidişatı adına, o birliktelikte yer almamış olmamıza rağmen bize söz söyleme, eleştiri yapma hakkını verdiğini düşünüyoruz.


Çünkü, BY böyle davranmakla "Günün anlık çıkarları uğruna büyük, başlıca düşüncelerin unutulması, sonraki sonuçları umursamadan anlık başarı için mücadele” etmekte ve çabalamaktadır.


Önemsiz mi, “Disiplin Tüzüğü”nde yapılan değişiklik?


Hayır, değildir! KTOEÖS Başkanı Selma Eylem’in de vuruladığı gibi, “Mesele başörtüsü değil, yeni bir toplum modeli oluşturma çabasıdır” (9 Mayıs, Kıbrıs Postası)


Başörtüsü konusu, daha doğrusu dayatması, aslında Kıbrıs Türk halkının yaşam tarzına karşı girişilmiş bir müdahaledir.


Peki, bir halkın yaşam tarzına müdahale, egemenlik gasbı olmadan olabilir mi? 


Hayır!


Bu nedenle, Kıbrıs Türk halkının yaşam tarzına müdahaleler gün geçtikçe artmakta ve dozu da yükseltilmektedir. Çünkü, bu halkın iradesi ipotek altına alınmış, egemenliği gasbedilmişdir. 


İşte, bu alttaki paragrafta bunu dillendirip bir sonuca varmıştık 9 Mayıs Facebook paylaşımımda.


“Yaşam tarzına müdahale, halkın egemenlik haklarına müdahale olmadan mümkün olamaz.


Öylese kavganın ana ekseni egemenlik kavgası olmalı!”


Neydi vardığımız sonuç?


“Kavganın ana ekseni egemenlik kavgası olmalı!”


Yani, egemenlik kavgasını içermeyecek bir “Disiplin Tüzüğü” kavgası bizi başarıya götürmeyecektir.


Ülkemizin 1974’te bir NATO planı çerçevesinde bölündüğünü, NATO’nun çıkarları gereği, zaman içinde güney Kıbrıs’ın AB emperyalizminin, kuzeyin ise Türkiye’nin kontrol ve insafına terkedildiğini hesaba katmadan ve kavganın esasının bu emperyalist boyunduruktan kurtulma kavgası olduğu gözardı edilerek oluşturulacak herhangi bir birlikteliğin, mücadeleyle elde edilecek herhangi bir “anlık başarı”nın aslında gerçek kavgada, uzun erimli temel mücadelede kaybetmenin taşlarının döşenmesi olacağını görmek zorundayız.


Bizim ana kaygımız budur!


Tacan Reynar ve Növber Gürtay’ın taşıdığı pankarttaki, “İrade Bizde!” “çığlığının” ve Halil Karapaşaoğlu ile Memet Özyücekök’ün haykırdıkları “İşgalci Türkiye!” şiarı, herşeye rağmen, bizim açımızdan önemlidir ve kavganın esasına işaret etmektedir.


Bir sürü yönüyle bu arkadaşların olumsuz düşüncelerinin varlığı, hatta sınıfsal duruşun tersine milliyetçi (Kıbrıs milliyetçisi) bir söylem içinde oluşları, ortaya koydukları işgal gerçeğinin hafife alınması için bir mazaret oluşturmaz. “Maceraperest” bir yaklaşım ve eylemlilik sergilemeleri, işgal konusunda attıkları “çığlığı” duymamıza engel olmamalıdır!


1974’ten bu yana, Türkiye’nin işgali bu denli yüksek perdeden ve yaygın ortamda tartışılmıştır.


İşte, Serdaroğlu gibilerin tepkisi bunaydı; ‘işgal’ veya "Ankara elini üzerimizden çeksin" veya‘bizi Türkiye yok ediyor” gibi laflara taammülü yoktu.


“Sahibinin sesi” bir sendika olan Hür-İş’in böyle davranması gayet anlaşılırdır. Tabi ki saibini savunacaktı!


Tamam da, hem devrimci olmak, sınıf mücadelesinden dem vurmak, ondan sonra da ortaya çıkan sorunlar karşısında karşıt sınıfın çıkar ve menfaatleri doğrultusunda pozisyon sergilemek nasıl izah edilebilir ki!


Serdaroğlu’na, “yere batsın senin sözde birlikte mücadelen. “Ankara elini üzerimizden çeksin!” diyemeyecek olduktan sonra seninle oluşturacağımız ittifak da yerin dibine batsın!” diyemedikten sonra bu kavgayı gerçekten kazanmak nasıl mümkün olacak ki!


Ve...

“Egemenlik kavgası, dini tahakküm yerine, milli tahakküm dayatılarak yürütülemez.”


Etrafınıza bir bakın değerli dostlar. Şunun şurasında, gerek Türkiye’de, gerekse Kıbrıs’ın kuzeyinde dini baskı ve dayatmalar taş çatlasa 20 sene önce gündeme gelmeye başlamıştır, değil mi? Yani, AKP iktidarını iyice konsolide etmeye başladıktan sonra. 


Doğru mu?


Peki, onun öncesinde gerek Türkiye halkları, gerekse de Kıbrıs halkı özgür müydü? 

Mesela, küçücük çocukların “Türküm, doğruyum…” diye güne başlatılması, “Varlığım, Türk varlığına armağan olsun!” diye yemin ettirilmesi tamam mıydı?

Ülkenin dörtbir yanının “Türk bayraklarıyla” (KKTC bayrağı yanısıra) donatılması tamam mıydı?


Yabancı dil kitapları dışında bütün ders kitaplarının ilk sayfalarının “Atatürk” ve “İstiklal Marşı” ile başlaması sizce tamam mıydı? 

İlkokul çağında çocuklara zorunlu Din (İslamiyet) Dersi verilmesinin AKP iktidarıyla başladığını mı sanıyorsunuz?

Hayır, tüm bunlar ve daha fazlası AKP iktidarı öncesi ve “kemalist laiklik” adına sürdürülen uygulamalardır.

Yani, bugünkü “dini bağnazlık” ve dayatmalar, öncesinde “milli bağnazlık” ve dayatmalar şeklinde ta başından uygulanagelmiştir.

“Kemalist milli bağnazlık” sıkıştığında “dini bağnazlığı”, “dini bağnazlık” ise, sıkıştığında “kemalist milli bağnazlığı” devreye sokmaktadır. Türkiye’deki burjuva devletin ve Kıbrıs’ın kuzeyinde oluşturduğu işgal aparatının (KKTC devletinin) sıkıştığında her ikisini de devreye soktuğunu görmek zorundayız.


Bu nedenle, “dini gericiliğin” panzehiri “kemalist laiklik” değidir diyoruz.

Bazılarıysa, “gitsin dini gericilik, gelsin kemalist laiklik” demektedirler. Açıkca söyleyemeyenler de, söyleyenleri destekleyerek, buna karşı çıkanlara karşı duruyorlar.


Sosyalistler’in dinlere olan bakışını ve laiklik anlayışını merak edenler 1917-1953 arası Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne baksınlar.


Ve, son olarak “egemenlik” anlayışımızı dillendirdiğim şu pararaf vardı o Facebook paylaşımımda:


“Egemenlik, halkın özgür iradesidir. Bize düşen görev her alanda halkımıza özgür irade beyanı koşullarını yaratmaktır!

Böyle bir kavgada ben varım deyenler…”


Bu durumda, sözü Engels’e bırakmakta yarar var;


"Günün anlık çıkarları uğruna büyük, başlıca düşüncelerin unutulması, sonraki sonuçları umursamadan anlık başarı için mücadele edilmesi ve çabalanması, hareketin geleceğinin bugünü uğruna feda edilmesi, belki "dürüstçe" kastediliyor olabilir, ama bu oportünizmdir ve öyle kalacaktır ve "dürüst" oportünizm belki de hepsinden daha tehlikeli olanıdır!"

(F. Engels, 1891 Sosyal Demokrat Programı Taslağına Yönelik Bir Eleştiri, Marx-Engels, Toplu Eserler, Cilt 27)


Evet, başlık yaptığımız cümleyi sonda da tekrarlayalım; "dürüst" oportünizm belki de hepsinden daha tehlikeli olanıdır!"


----------------------


2. NOT:


Serdaroğlu konuşmasında yorumlanması gereken bir nokta üzerinde daha durmuştu.

O, “Mevcut Hükümet ve Eğitim Bakanlığı Disiplin Tüzüğü’nü değiştirmekle hata yapmıştır.

Bu tüzük değişikliği ve hükümetin uyguladığı ekonomik ve sosyal bir sürü yanlış politikalardan dolayı halk bölünmekte, KKTC-TC ilişkileri bozulmaktadır. Hükümet derhal istifa etmelidir.”

 “Yani bugün Türkiye ile ilişkilerin kötü olmasını isteyen mi var? Bugün sol partiler, CTP bunu mu istiyor? Bir baktığımızda bugün CTP’nin bütün belediyeleri Türkiye’deki belediyeleri kardeş belediye ilan ediyor, ilişkileri var.” dedikten sonra şu sonuca varmıştı:

“Hükümet istifa etmeli, erken seçim olmalı. Siyaset üstü bir liderliğe ihtiyacımız var.”

Bakın, “Disiplin Tüzüğü” esas meselemizdir, bunun dışına çıkılmasına müsademiz yoktur deyen Serdaroğlu, hükümet oluşumuyla ilgili, Cumhurbaşkanlığı ile ilgili ne projeleri varmış kafasında…

“Sahibinin sesi” saibinin talimatlarını yerine getirirken, böyle mesajlar vermeyi de ihmal etmiyor.

Siz boşverin o mikrofonun arkasında kimin olduğunu, sırası gelir Serdaroğlu olur, sırası gelir Serdar Denktaş olur, sırası gelir Tufan olur…

Hiçbirine itirazımız yok, onlar “sahibinin sesidir”!

Tamam da, BY’ye n’oluyor? Bizim esas kaygımız bu!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tufan Erhürman neye adaydır?

19 Ekim 2025 Cumhurbaşkanlığı seçiminin (herkes kendi penceresinden bakıyor olsa bile) Kıbrıs Türk toplumu açısından bir “kader seçimi” (“ Tükeniş seçimi” diyenler de var) olduğu noktasında nerdeyse tüm siyasiler birleşiliyorlar. “Sağ Cephe” (aslında bu cepheye “Klasik Sağ Cephe” demek daha doğru olacaktır) olarak bilinen Ersin Tatar cephesine dahil olanlar, seçim sonrası “egemen eşitlik ve uluslararası eşit statü” konusunun Türkiye ile birlikte ileriye götürüleceğini her vesileyle ima etmektedirler. Hatta, detaya da girerek, örneğin KKTC’nin dış işlerinin TC Dış İşleri Bakanlığı’na bağlanacağını dillendirenler bile var. “Sağ Cephe”nin ters kutbunda yer aldığı varsayılan “Sol Cephe” (aslında, amaç ve hedefler açısından “Sağ Cephe”den çok da farklı olmayan, daha çok hedefe ulaşma yöntemleri açısından farklılaşan bir sözde sol cephedir) de, TSK’nın 1974 işgalini “Barış Harekatı” olarak gören, Kıbrıs sorununun “konfederasyon” (iki eşit, egemen devlet temelinde bir çözüm) değil...

Büyük komplo!

* Kendi arzu ve planlarını, “halk öyle istiyor” demagojisi ile gizleme sanatına şahitlik ettik. * BU KOMPLONUN GEREKÇE VE TEMEL AMAÇLARI > Türkiye Cumhuriyeti zorda! Çıkış yolu var mı? * Ekonomi, * Siyaset, * Uluslararası ilişkiler, hepsinde de zor günler yaşanıyor. Öcalanla anlaşmak lazım, ABD’den silah almak lazım, uçak almak lazım; ABD’ye milyarlar akıtmak lazım! Rusya’dan gaz alımını azaltmak lazım. Lazım-lazım-lazım… Karşılığında ABD’den “Meşruiyet” alınmıştır…   > Ya KKTC? >> TC’nin KKTC siyaseti de zorda, yeni bir imaj şart! * Tatar’a 5 yıldır uygulattırılan “iki eşit, egemen devlet temelinde çözüm olmazsa görüşme olmaz” şartı nedeniyle oluşan Kıbrıs Türk ve Türkiye liderlikleri çözüm istemiyor iddiası, Kıbrıs Rum liderliği federasyon oluşturmak için görüşmelere hazırdır, ama Kıbrıs Türk ve Türkiye liderlikleri hazır değildirler iddiası, * Bu duruma paralel KR tarafının geliştirdiği mütahhit tutuklamaları şeklindeki hukuksal süreçler inşaat sektörünü ve dolayı...