19 Ekim 2025 Cumhurbaşkanlığı seçiminin (herkes kendi penceresinden bakıyor olsa bile) Kıbrıs Türk toplumu açısından bir “kader seçimi” (“Tükeniş seçimi” diyenler de var) olduğu noktasında nerdeyse tüm siyasiler birleşiliyorlar.
“Sağ Cephe” (aslında bu cepheye “Klasik Sağ Cephe” demek daha doğru
olacaktır) olarak bilinen Ersin Tatar cephesine dahil olanlar, seçim sonrası “egemen
eşitlik ve uluslararası eşit statü” konusunun Türkiye ile birlikte ileriye
götürüleceğini her vesileyle ima etmektedirler. Hatta, detaya da girerek,
örneğin KKTC’nin dış işlerinin TC Dış İşleri Bakanlığı’na bağlanacağını
dillendirenler bile var.
“Sağ Cephe”nin ters kutbunda yer aldığı varsayılan “Sol Cephe” (aslında,
amaç ve hedefler açısından “Sağ Cephe”den çok da farklı olmayan, daha
çok hedefe ulaşma yöntemleri açısından farklılaşan bir sözde sol cephedir) de,
TSK’nın 1974 işgalini “Barış Harekatı” olarak gören, Kıbrıs sorununun “konfederasyon”
(iki eşit, egemen devlet temelinde bir çözüm) değil de, “federasyon” ile
çözülebileceğini iddia eden, “federasyon” hedefine TC ile birlikte ve
TC’nin de kabullendiği (aslında ilkelerini TC’nin belirlediği) bir
federasyon formülüyle ancak
çözülebileceğine inanan, bu nedenle, 3 garantör devletin ve BM
Güvenlik Konseyi’nin de onayını alan bir çözümden yanadırlar. Hatta, “Sağ
Cephe”nin “konfederasyon” politikasına, BM Güvenlik Konseyi kararlarına
ters ve kimsenin kabullenmeyeceği bir çözüm şekli olduğu için karşı
olduklarını da açık açık dillendirmektedirler. Böyle davranmakla, aslında, şu
anki konjonktürün “konfederasyondan” yana olmadığını, bu durum değişir
de, “uluslararası güçler” müsade ederse, olabileceğine açık kapı
bırakıyorlar. Kısacası, “konfederasyon”a, yani “iki eşit, egemen
devlet”e ilkesel olarak değil, taktiksel nedenlerle karşı çıkıyorlar.
Yani, “Sağ Cephe” ile “Sol Cephe” arasında, Kıbrıs
sorununun çözümü konusunda ilkesel farklar yoktur. Tatar cephesi, “hemen
şimdi iki eşit, egemen devlet” derken, Erhürman cephesi, “tek çözüm
federasyon”dur derken bile “müsait bir konjonktür oluştuktan sonra iki
eşit, egemen devlet” demektedir.
Bu aşamada, Erhürman cephesinin böyle düşündüğünü kanıtlamaya girişmeden önce, şu “iki eşit, egemen devlet” tezinin ne olduğu ve “uluslararası konjonktür”den ne anlaşılması gerektiği üzerinde duralım biraz.
“İki eşit, egemen devlet” ne anlama gelmektedir?
“İki eşit, egemen devlet” tezi, altına
imza konulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki toplumlu yapısının çöpe atılmasının, bu
cumhuriyetin tek bir toplumu temsil ettiğinin kabulünün itirafıdır. Tıpkı,
Kıbrıs Rum egemenlerin, fırsatını buldukları anda kendi ayrı egemen
devletlerini (1964 sonrası KC) inşa ettikleri gibi, Kıbrıs Türk
egemenlerinin de, fırsatını yakaladıkları anda kendi egemen devletlerini kurma
arzu ve emellerinin göstergesidir.
“İki eşit, egemen devlet” tezi, KC’nin “bölünemez”lik,
“başka bir ülkeye bağlanamaz”lık ilkelerinin ihlalidir.
“İki eşit, egemen devlet” tezi, adanın
kalıcı olarak bölünmesi, bir parçasının AB egemenliğine, diğer parçasının da TC
egemenliğine verilmesi tezidir. Böylelikle hem NATO’nun, hem de Britanya askeri
üslerinin geleceği garantilenecektir. KKTC falan tamamıyla palavradır, esas
niyet kuzeyin Türkiye’ye ilhakıdır.
Tabi, “uluslararası konjonktür” müsait olduğunda…
Nedir bu “uluslararası konjonktür”?
Siyaset, günün sonunda “güç” meselesidir. Gücünüz varsa
yaparsınız, yoksa yapamazsınız. Bu “güç”, basitçe ülkenin kendi gücüyle
sınırlı değildir. Yerine göre, ortak çıkarların birleşmesiyle ortaya çıkan bir
güç, yerine göre rakiplerin kendi aralarındaki rekabet ve çatışmalardan
yararlanan bir güçtür.
1974’te TC’nin “gücü” böyle bir güç idi. Bir yanda, adanın
Makarios gibi dönemin SSCB’si ile sıkı ilişkiler geliştirmiş bir güçlü
liderlikten kurtarılmasını isteyen NATO güçleri, diğer yanda, 15 Temmuz darbesi
ile görevden uzaklaştırılan ve adayı terkeden Makarios’un görevi başına
dönmesinin yolunun TC eliyle darbenin ortadan kaldırılmasını isteyen bir SSCB.
İşte, TSK’nın adaya çıkartma yapma gücü esas bu, nerdeyse NATO-SSCB ittifakı
deyebileceğimiz ortamdan kaynaklanmaktaydı.
Buna benzer bir konjonktür, Kırım’ın Rusya’ya ilhakında da
sözkonusudur. Ama, mesela Irak’ın Kuveyit’i ilhakına müsade edilmemiş, çok kısa
bir sürede, Saddam bunu canıyla ödemek zorunda bırakılmıştır.
İşte, TC’nin Kıbrıs’ın kuzeyini ilhak etmek için ihtiyaç duyduğu “uluslararası
konjonktür”, ona ilhakı gerçekleştirme gücünü olanaklı kılacak bir “uluslararası
konjonktür”dür.
Tabi ki Türkiye oturmuş, eli kolu bağlı, böylesi bir uluslararası
konjonktürün oluşmasını beklemiyor. O, gerek Türkiye ve KKTC kamuoyunu bu fikre
hazırlamak için her türlü tedbiri almakta, her türlü hazırlığı sürdürmektedir.
Ve gerekse, uluslararası alanda da her türlü hamleyi yapmaktadır. TC’nin KKTC
içinde giriştiği önlemler saymakla bitmez, 1974’ten başlayarak ekonomik,
demografik, siyasal ve sosyal sayısız tedbirler alınmış, KKTC halkı hem fikren
ve hem de pratik yaşam anlamında ilhaka yakınlaştırılmıştır. 51 yılda TC’nin
KKTC’de yaptığı değişiklik ve aldığı önlemler bu yazının konusu değildir.
Bunlar, bu ülkede yaşayan herkese malumdur. Ama biz, konumuz gereği, “sol
cephe”nin pozisyonuna bakmak istiyoruz.
Bu “sol cephe”nin önde gelen partisi CTP, halkın gözünün içine
baka baka, Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye’nin ortak bir davaya sahip
olduklarını, Kıbrıs sorununu Türkiye’ye rağmen değil, Türkiye ile işbirliği
içinde çözeceklerini her fırsatta vaaz etmektedirler.
Bilindiği üzere, yakın bir geçmişte CTP, BM’ye 5 maddelik bir
öneriler paketi sunmuştu.
(https://www.yeniduzen.com/5-adimda-muzakere-ve-cozum-175303h.htm)
Hatırlatma anlamında, o beş maddeyi anımsaylım:

Bu yazıda sadece 5. madde üzerinde duracağız. Biz, CTP’nin bu önerilerinden ne anladığımızı ele aldığımız bir makale yayınlamıştık o günlerde. İlgi duyup, okumak isteyenler için linkini buraya bırakıyorum.
(https://gazeddakibris.com/ctp-ne-oneriyor-ve-tatardan-farki-ne-mustafa-onurer/)
Ne diyor CTP 5. maddesinde?
“5. Statükoya geri dönüşü engellenmelidir. Bu konuda gerekli
süpapların oluşturulması gereklidir.”
İmla hatalarına takılmadan, bu iki cümleyi anlamaya çalışalım.
Nedir “statüko”?
“Statüko”nun sözlük anlamı verili durumdur.
CTP bunu açıkça yazmadığı sürece, “statüko” derken ne
anladığını sadece tahmin edebiliriz.
Bizce, CTP ve Tufan Erhürman, “statüko” derken, adadaki şu
anda var olan ve birinin uluslararası arenada tanınan, diğerinin ise tanınmayan
iki devletin (KKTC ve KC) var olduğundan söz etmektedir.
“Statüko”ya geri dönüş engellenmelidir” derken ne
kastediyor CTP ve Erhürman? Belli ki, KKTC’nin mevcut statükosunun değişmesini
kastediyor ve birilerinin bunu sağlamak üzere harekete geçmesini önermektedir.
Yani, CTP ve Erhürman’a göre KKTC’nin görüşme masasına otururkenki statüsünün (tanınmamışlık),
görüşmeler sonuç vermezse, aynı kalması engellenmeli ve yeni bir statüye (tanınmışlık)
kavuşturulmalıdır. Tüm bunların gerçekleşmesi için görüşmeye oturmadan gerekli
tedbirler alınmalıdır.
Tanınmış bir KKTC ne anlama gelir? Ada üzerinde “İki eşit,
egemen devlet” anlamına gelmez mi?
İşte, CTP’nin gerçek niyeti ve TC ile eşgüdüm içinde elde etmeyi
hesapladığı budur!
Şimdi, birileri çıkar ve, “Ee, napalım yani, sonsuza kadar
Rumların federasyonu kabul etmesini mi bekleyelim? Kabul etmiyorlar işte!” deyebilir.
İşte, bütün mesele burda! Bir yanda KC egemenleri, 1964’ten
itibaren elde ettikleri avantajları KKTC egemenleriyle paylaşmak istemiyorlar,
diğer yanda KKTC egemenleri de, bugünkü koşullarda KC egemenleriyle ne
ekonomik, ne de siyasal anlamda rekabet edemeyeceklerinin gayet bilincinde
olduklarından, zamanla hem ekonomik, hem de siyasal üstünlüğün KC egemenlerinin
eline geçebileceğini düşündüklerinden, kendilerini, bir “koruyucu”
olarak TC egemenlerinin kollarına teslim ediyorlar. Bu nedenle ne KKTC
egemenleri, ne de KC egemenleri gerçek anlamda
“federal Kıbrıs”tan yana değillerdir.
Buna “dış nedenleri” de ekleyin, Kıbrıs sorununun bunca
yıldır neden çözülemediğini anlamaya başlarsınız. 1974’ten beri adanın her iki
tarafını da kontrol altına alan NATO, bu avantajlı yapıyı neden bozsun ki! Hele
de, tarafların yaşananlardan ne NATO’yu, ne de NATO’yu yöneten emperyalist
devletleri suçlamadığı, tersine, kendi aralarındaki rekabette bu devletleri
yanlarına alma çabası ile onlara her türlü tavizi vermeye hazır olduğu
koşullarda, niye değiştirsinler ki mevcut yapıyı?
Bu durumda Kıbrıs nasıl birleşebilir ve halkı kurtulabilir?
Emperyalizme bağımlılık devam ettiği sürece Kıbrıs sorunu
çözümlenmeyecektir!
İster güneyde, isterse kuzeyde sahte solların elinde Kıbrıs
yeniden birleşemez ve halkı da huzur yüzü göremez!
Kıbrıs sorununun çözümü, ancak Kıbrıs işçi sınıfı ve emekçi
halklarının eseri olabilir!
Evet, şimdi tekrardan düşünün, Erhürman kimin adayıdır?
Bizim açımızdan hiç şüphe yok ki; mevcut adaylar tezler ve
hedefler düşünüldüğünde üçü de Türkiye’nin adaylarıdırlar!
KSP’nin, bu durum karşısında aday çıkarması ve halka TC politikaları dışında bir seçenek sunması bir zorunluluktu!
Yorumlar
Yorum Gönder