Ana içeriğe atla

İlericilik ve gericiliğin temelleri


 27 Aralık 2021’de, ‘Toplumsal Hareket Platformu’ isimli sosyal medya sayfasında alttaki görüşümü paylaşmıştım:

“İşçi sınıfının çıkarları savunulmadan, küçük üreticinin, esnafın ve küçük işletme sahiplerinin çıkarlarını savunmak mümkün değildir!

Mümkündür diyenler, aslında işçi sınıfının çıkarlarını değil, küçük burjuvazinin çıkarlarını ve küçük burjuva sistemi savunduklarını gizlemeye çalışıyorlar…

İşte, tam da bu nedenden ötürü, bu tür siyasetler ve siyasetçiler ilerici değil, GERİCİDİRLER!”

Bu paylaşımımın altına Mehmet Mahmut dostum bir yorum eklemiş. 

Noktasına, virgülüne dokunmadan aktarıyorum:

“Isci sinifi ve ben bunu, ozellikle da Kibris gibi, kuzey gibi bir yer soz konusu olunca, EMEKCILER deyceyim, orgutlenip kendileri icin ne isediklerini dayatmazsa, sosyal sinif degildirler zaten, esen uzgara gore savrulan ve yaninda calistiginin insafina kalmis bireylerdirler yalnizca… abi anliyorum, sen mevcut siyasetciler ilerici degil, ericidirler demek icin bu uzunca ifadelemeyi sectin. bunlari konusuen hemen Kibris gibi yerde kucuk ureticinin ayni zamanda mevsimlik isci da oldugunu (sanirim hala oyledir) gozardi etmeden ilerici siyaset nedir diye soralim bu konuda. Bugunku programinizda Ekonomiye yani emekcilerin gecinebilmesinin onemine dikkat cektigin icin ve ona gore siyaset savundugun icin, ilericilik herhalde yasanilan yerde demokratik katilimcilik ile en iyi uretimin yapilmasina ve mumkun mertebe uretim sonucu olusan refahin butun kitlelerce tadina varilmasini savunan ve bunu gerceklestiren siyasettir… Hade bak ne guzel sohbet konusu acildi. Soyledigini biraz daha acabilirsin sanirim Mustafa Onurer…”

Mehmet ile bu konuda aynı düşünmediğimiz açık, ama farklı düşünceleri dinlemeye hazır olan ve konuyu tartışmaya davet eden bu tavrını yanıtsız bırakmamam gerektiğini düşündüğümden yazmaya başladım.

Mehmet Mahmut’a kısa bir yanıt olarak başladığım yazının koskoca bir makaleye dönüştüğünü farkedince, bunu o sosyal medya sayfasında değil, makale olarak tüm yazılarımı yayınlattığım Gazeddakıbrıs‘ta yayınlamaya ve linkini de sosyal medyada paylaşmaya karar verdim.

Bence, iyi de etmişim, çünkü “şeytan detaylarda gizlidir” derler ya, ben de bu nedenle, “şeytanı” ortaya çıkarmak amacıyla konuyu detaylandırmayı uygun buldum.

İyi okumalar…

27 Aralık tarihli paylaşımımda şu argümanlarda bulunmuştum:

  1. 1. “İşçi sınıfının çıkarları savunulmadan, küçük üreticinin, esnafın ve küçük işletme sahiplerinin çıkarlarını savunmak mümkün değildir!”
  2. Üretim ilişkileri dikkate alındığında, burada, bu cümlede 2 farklı kesimden söz ediyoruz. 
  3. Birinci kesim, üretim araçları üzerinde herhangi bir mülkiyeti olmayan, emeğini satarsa hayatını devam ettirebilecek olan işçilerdir.
  4. Bu nedenle, işçiler üretim araçları üzerindeki bu özel mülk sahipliği sistemine ve bu mülkiyet temeli üzerinde şekillenen (kapitalist) üretim ilişkilerine karşı durmak, mücadele etmek ve günün sonunda bu üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete, kapitalist üretim ilişkilerini de sosyalist (toplumsal) üretim ilişkilerine dönüştürmek zorundadırlar. 
  5. Sosyalist mücadelenin en kaba özeti budur. 
  6. Ve, işte işçi sınıfını kapitalist toplumun en ilerici sınıfı (ve aslında tek devrimci sınıfı) yapan özellik de budur. İşçi sınıfı, kendi yaşamını ileriye taşıyabilmek için, tarihin tekerleğini de ileriye doğru çevirmek zorundadır; üretici güçlerin önünü açmak, gelişmelerini sağlamak için üretim ilişkilerini bir üst evreye taşımak zorundadır. 
  7. Diğer kesimler, yani; küçük üreticiesnaf ve küçük işletme sahipleri ise üretim araçları üzerinde şu veya bu oranda özel mülkiyete sahiptirler. Bu mülkiyet sahipliği onları, üretim araçları üzerinde hiçbir mülkiyeti olmayan işçi sınıfından ayırır. Çıkarları, onları bu mülkiyetlerini korumak, fırsat bulurlarsa geliştirmeye ve işletmelerini büyütmeye çalışmak zorunluluğunda bırakır. 
  8. Ama, bu küçük mülk sahipleri, büyük mülk sahipleri ile sürekli bir rekabet içindedirler (mahalle bakkalı süper marketle, mahalle berberi unisex kuaförle, küçük çiftçi ve hayvancı büyük çiflik sahibi ile vb). Günümüz tekelci sermaye hakimiyeti şartlarında küçük sermaye sahibi küçük üretici, esnafın ve küçük işletme sahiplerinin büyük sermaye sahipleri karşısında hiçbir şansları yoktur. Aralarından birkaç tanesi fırsatını yakalayıp büyük sermaye durumuna gelebilirken, büyük bir çoğunluğu iflas etmek, mülksüzleşmek ve proleterleşmek (işçileşmek) zorunda kalmaktadırlar… 
  9. İşte bundan dolayı, onlar tekelci sermayeye karşı mücadele ederler. Bu mücadele kapitalizme karşı bir mücadele, yani; üretim araçları üzerindeki özel mülk sahipliğine ve bu mülk sahipliği temelinde oluşan sisteme karşı bir mücadele değildir. Tersine, bu mücadele tekelci sermayeye karşı bir mücadele ile sınırlandığı oranda da, gerçekte kapitalizmi (serbest rekabetçi kapitalizmi) yeniden restore etmeyi amaçlayan bir mücadeledir. Bu mücadelenin tekelci sermayeye karşı oluşu onları işçi sınıfının mücadelesine yaklaştırır. Ama, işçi sınıfının özel mülkiyeti toplumsal mülkiyete dönüştürme mücadelesine katılmamak ve tekelci mülkiyet ilişkilerini yıkıp, tekrardan küçük mülkiyetin hakim olduğu, terim yerindeyse “altın çağını” yaşadığı kapitalizmin ilk evrelerindeki üretim ilişkilerine dönmek arzusundadırlar. Yani, tarihin tekerleğini ileriye değil, geriye çevirmeye çalışırlar. Bu arzu ve çaba onları ilerici değil, gerici yapar. Taki, mücadelenin ilerki aşamalarında, işçi sınıfının güçlendiği şartlarda, ona olan güvenin arttığı koşullarda ve aslında tarihin tekerleğini geriye döndürmelerinin mümkün olamayacağını anlayıp, sosyalizmin aslında onlar için de kurtuluş olacağını görmeye, kavramaya başladıkları oranda ilerici özellikler kazanmaya başlarlar. Bu nedenlerle, küçük üreticinin, esnafın ve küçük işletme sahiplerinin çıkarlarını savunmak  için işçi sınıfının çıkarlarını ve hedeflerini, yani sosyalizmi saavunmak durumundadırlar. Çünkü, küçük üreticinin de kurtuluşu ancak sosyalizmle mümkündür. 
  10. 2. İşte, tam da bu nedenden ötürü, bu tür siyasetler ve siyasetçiler ilerici değil, GERİCİDİRLER!”

Birinci argümanımda, siyasal eğilimlerden çok ekonomik alt yapı üzerinde durmaya gayret gösterdim. Çünkü, siyasetin temelinin ekonomiye dayandığına, siyasetin ekonominin sosyal alandaki yansıması olduğuna inananlardanım. Marks’ın da vurguladığı gibi;  maddeyi, maddi yaşamı düşünce (bilinç) değil, düşünceyi (bilinci) madde ve maddi yaşam oluşturmaktadır. 

Bu şekilde bakıldığında görülecektir ki; her bir siyasal eğilim maddi yaşamın, maddi üretimin, üretim ilişkilerinin bir yönüyle var edilmektedir. Siyasal düşünceler, bu maddi yaşamın bir yönüyle ilişki ve çelişkilerinin sosyal yaşamdaki ifadesidirler. Ve, en önemlisi de, her bir siyasal düşünce, hedef ve istek de bu maddi üretimde yer alan farklı kesimlerin (sınıfların) çıkarlarının ifadesinden başka bişey değildir.

Bu perspektifle bakıldığında görülecektir ki; sosyal yaşamda yer alan tüm örgütlenmeler belirli sınıf çıkarlarına hizmet eden örgütlenmelerdirler. Düşünce, amaç ve hedefleri ile, yürüttükleri pratik mücadele ile belirgin bir sınıfın kısa ve uzun vadeli çıkarlarını savunmaktadırlar. 

Bu nedenle, özellikle siyasal partilerin isimlerine bakarak hangi sınıfı temsil ettiği anlaşılamaz. Toplumlar tarihi sosyalist adını taşıyan faşist partilere tanıklık etmiştir.

Bu nedenle, sırf işçi tabanlıdır diye bir partinin işçi sınıfının partisi olduğu sonucuna varılmamalıdır. Bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde bünyesinde en çok işçi barındıran parti UBP’dir. Herhalde, UBP’nin işçi sınıfının çıkarlarını savunan bir parti olduğunu iddia edecek biri yoktur.

Bakın, YDP gibi bir parti Sovyet Marşını seçim klibine fon müziği yapmış. YDP’nin yeminli işçi düşmanı, sosyalizm düşmanı bir faşist parti olduğunu söylememe gerek var mı?

O zaman, bir siyasal partiyi işçi sınıfı partisi yapan özellikler neler olmalı?

Bir partinin işçi sınıfının çıkarlarını savunan bir parti olup olmadığı, öncelikle, parti programına işçi sınıfının çıkarlarını savunan hedefler koyup koymadığı ile belirlenir. Bu hedeflerin başında burjuva iktidarın (burjuva diktatörlüğünün) yıkılıp, yerine işçi iktidarının (proletarya diktatörlüğünün) geçirilmesi gelir. 

Ve, bu iktidar (proletarya diktatörlüğü) aracılığıyla giderek sınıfsız bir ülke ve dünya yaratma hedefini açıkca ve anlaşılır bir dille ifade etmesi gerekmektedir.

Ve, bu hedefleri hayata geçirecek bir pratik mücadele yürütüp yürütmediğine bakarak, teori-pratik uyumu içinde olup olmadığı belirler bir partinin gerçekten işçi sınıfı partisi, sosyalist-komünist bir parti olup olmadığını.

İşçilerin çıkarlarını en iyi savunan parti ancak sosyalist-komünist parti olabilir.

Bazı partiler sınıf mücadelesi derken, aslında üstte bahsini ettiğim kesimlerin çıkarlarını savunmaktadırlar. Bu tür partilerin parti programlarında “proletarya diktatörlüğü” ifadesine raslamazsınız. Bu partilerin programlarında “emekçi sınıflar” veya “emekçi halkın iktidarı” hedeflerini bulabilirsiniz en fazla. Çünkü onlar, üstte de tarif etmeye çalıştığım küçük üreticinin, esnafın ve küçük işletme sahiplerinin” çıkar ve iktidarları peşinde olan partilerdirler.

Ve, bu karakterleriyle bu tür partiler devrimci değil, karşı devrimcidirler!

Ve, bu karakterleriyle bu tür partiler ilerici değil, gericidirler!

Çünkü, bu tür partiler işçi sınıfı iktidarını ve proleter sosyalizmi değil, küçük burjuvazinin iktidarını ve küçük burjuva sosyalizmini hedefleyen partilerdirler.

Çünkü, bu partiler üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti sonlandırmayı değil, onu devam ettirmeyi hedeflemektedirler.

Herkes, dönüp var olan partilere bir daha baksın, program ve tüzüğüne bir daha baksın, pratiğini bir daha değerlendirsin ve neye hizmet ettiğine tekrardan karar versin lütfen…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tufan Erhürman neye adaydır?

19 Ekim 2025 Cumhurbaşkanlığı seçiminin (herkes kendi penceresinden bakıyor olsa bile) Kıbrıs Türk toplumu açısından bir “kader seçimi” (“ Tükeniş seçimi” diyenler de var) olduğu noktasında nerdeyse tüm siyasiler birleşiliyorlar. “Sağ Cephe” (aslında bu cepheye “Klasik Sağ Cephe” demek daha doğru olacaktır) olarak bilinen Ersin Tatar cephesine dahil olanlar, seçim sonrası “egemen eşitlik ve uluslararası eşit statü” konusunun Türkiye ile birlikte ileriye götürüleceğini her vesileyle ima etmektedirler. Hatta, detaya da girerek, örneğin KKTC’nin dış işlerinin TC Dış İşleri Bakanlığı’na bağlanacağını dillendirenler bile var. “Sağ Cephe”nin ters kutbunda yer aldığı varsayılan “Sol Cephe” (aslında, amaç ve hedefler açısından “Sağ Cephe”den çok da farklı olmayan, daha çok hedefe ulaşma yöntemleri açısından farklılaşan bir sözde sol cephedir) de, TSK’nın 1974 işgalini “Barış Harekatı” olarak gören, Kıbrıs sorununun “konfederasyon” (iki eşit, egemen devlet temelinde bir çözüm) değil...

"Dürüst" oportünizm belki de hepsinden daha tehlikeli olanıdır!"

1. NOT: Değerli dostlar, malumunuz olduğu üzere, 9 Mayıs günü Facebook üzerinden alttaki yazdıklarımı paylaşmıştım. Bazı itirazlar oldu bu yazdıklarıma. Olabilir ve olmalıdır da. Ben fikirlerin eleştirildikçe zenginleşmesine katkı konduğunu düşünenlerdenim. Öncelikle, Ahmet Serdaroğlu’nun konuşma videosunu izlemediğim iddia edildi ısrarla. Ardından, izlemiş olabileceğim, ama yanlış anladığım, bu nedenle de yanlış yorumladığım iddia edildi. Bu nedenlerden ötürü, sözkonusu yazımı, adım adım yorumlayarak, herkesin anlayabileceği bir şekle sokarak sizlerin bilgisine tekrardan getirmek istiyorum. 9 Mayıs tarihli yazımı tırnak içinde ve bold yaparak, şimdiki yorumlarımı ise aralarda yazacağım. Yani, bir anlamda, o postumun yorumlanmış hali olacaktır bu yazım. Bu tartışmalardan çıkardığım önemli bazı çıkarımlarımı da yazının altına eklemek istiyorum. Altına görüş ve eleştirilerinizi yazarsanız mutlu olurum. İyi okumalar. ------------------ 9 Mayıs tarihli Facebook paylaşımım şöyle başlıyordu:...

Büyük komplo!

* Kendi arzu ve planlarını, “halk öyle istiyor” demagojisi ile gizleme sanatına şahitlik ettik. * BU KOMPLONUN GEREKÇE VE TEMEL AMAÇLARI > Türkiye Cumhuriyeti zorda! Çıkış yolu var mı? * Ekonomi, * Siyaset, * Uluslararası ilişkiler, hepsinde de zor günler yaşanıyor. Öcalanla anlaşmak lazım, ABD’den silah almak lazım, uçak almak lazım; ABD’ye milyarlar akıtmak lazım! Rusya’dan gaz alımını azaltmak lazım. Lazım-lazım-lazım… Karşılığında ABD’den “Meşruiyet” alınmıştır…   > Ya KKTC? >> TC’nin KKTC siyaseti de zorda, yeni bir imaj şart! * Tatar’a 5 yıldır uygulattırılan “iki eşit, egemen devlet temelinde çözüm olmazsa görüşme olmaz” şartı nedeniyle oluşan Kıbrıs Türk ve Türkiye liderlikleri çözüm istemiyor iddiası, Kıbrıs Rum liderliği federasyon oluşturmak için görüşmelere hazırdır, ama Kıbrıs Türk ve Türkiye liderlikleri hazır değildirler iddiası, * Bu duruma paralel KR tarafının geliştirdiği mütahhit tutuklamaları şeklindeki hukuksal süreçler inşaat sektörünü ve dolayı...