Ana içeriğe atla

İsias davasında adalet nasıl sağlanabilir?

 

6 Şubat, 2023’te, merkez üssü Pazarcık- Kahramanmaraş ve Gaziantep olan depremlerde toplamda 49 Kıbrıslı Türk yaşamını yitirmişti.

Bunlardan 35’i Adıyaman İsias Otel’de, 7’si Hatay Osmaniye’deki Saray Otel, Kırıkhan Öğretmenevi ve Uçar Otel’de olmak üzere 42 kişi otellerde hayatını kaybetmişti.

Türkiye’nin Güney ve Güney Doğu illerinde korkunç bir yıkıma yol açan bu depremlerde 50 binden fazla kişi hayatını kaybetmiş, 100 binlercesi yaralanmış, milyonlarca insan evini ve işyerini yitirmiştir.

Mukadderat mı, ihmal mi?

Eskiden, deprem, sel, yangın, fırtına gibi olaylar “doğa felaketi” diye kabul edilir, bu felaketler karşısında insanların yapabileceği fazla bişeyin olmadığına, hatta hiç bişeyin yapılamayacağına inanılırdı.

Aslında dini inanışlar sadece doğa olaylarının değil, insan yaşamının sona ermesi, yani ölüm dediğimiz olayın da tamamıyla tanrının tasarrufunda olduğunu kabul eder. “Öldüren de, yaşatan da tanrıdır. Ölüm alın yazısıdır, değiştirilemez…” düşüncesi hakimdi.

Böyle olunca da, yaşam ve ölüm, hatta zenginlik ve yoksulluk, kısacası herşey “mukadderat” ile belirlenmektedir.

Mukadderat, dilimizde “İlahi takdir ve alın yazısı” anlamında kullanılmaktadır. Bu kelimeye anlam bakımından en yakın sözcük ise kaderdir. Kişinin hayatı boyunca başına gelen tüm hadiseler, karşısına çıkan zorluklar, kazandığı mallar ve hissettiği tüm duygular mukadderat olarak kabul edilmektedir.

Bu durmda, dini inanışlarla hukukun çelişmesi kaçınılmaz olmaktadır. Sadece hukuk değil, bilim ile de çelişmesi kaçınılmazdır dinin. Sadece bilim ile de değil, insan aklıyla da çelişmektedir.

“Allah bana öldürmemi emretti!” diyen katil ifadelerine raslarız zaman zaman…

Bir düşünün, ölüm eğer mukadderatsa, yani alın yazısıysa, öldüren niye katil oluyor? Katil değil, mukadderatı gerçekleştiren tanrının hizmetinde bir varlık olmuyor mu dine göre? O zaman, din ile hukuk nasıl çelişmesin?

Aynı şekilde, bir yandan mukadderat derken, diğer yandan genel anlamda bilimi ve özellikle de tıp bilimini geliştirme çabaları çelişmiyor mu?

Yani, “dini inanış başka, hukuk başka, ya da bilim başka!” demekle olmuyormuş. Günün sonunda, mecburen “ya o, ya bu!” noktasına gelirsiniz.

Ya din, ya hukuk!

Ya din, ya bilim!

Ya din, ya insan aklı!

İşte, 6 Şubat depremlerinin hem hukukçuların, hem de bilim insanlarının, aslında tüm insanların karşısına diktiği ikilem budur.

Hukukçular karar vermeli; din mi, hukuk mu?

Bilim insanları karar vermeli; din mi, bilim mi?

Tüm insanlar karar vermeli; din mi, insan aklı mı?

Depremlerin hemen ardından bu çelişkiler nerdeyse Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar yaşandı, hatta bazı noktalarda hakim güçleri korkutacak derecelere ulaştı, adımlar atıldı, tutuklamalar yapıldı…

Bu durumda bilimum sosyal demokratlar devreye girdi, tüm sorunları AKP ve hatta Erdoğan’a yükleyerek dinin de içinde önemli bir yer aldığı sistem korundu…

Adalet…

‘Şampiyon Melekler’ için ‘adalet’ nasıl sağlanabilir?

Adalet, suçlu/suçluların tespit edilip cezalandırılması ve mağdur/mağdurların mağduriyetlerinin telafi edilmesiyle sağlanabilir.

Ölenler geri getirilemeyeceğine göre, mağduriyetlerin tam anlamıyla giderilmesi mümkün değil, ama gerçek suçluların cezalandırılması ve ailelerin vicdani huzura olabildiğince kavuşturulması teorik olarak da olsa mümkündür.

Bunun gerçekleşmesi için gerçek sorumluların yargılanıp cezalandırılmaları gerekiyor.

İsias davasına bir bakın bakalım kimler yargılanıyor?

Biriki otel sahibi, biriki müteahhit…

Yargılansalar n’olacak, cezalandırılsalar n’olacak?

Suçsuzdurlar demiyorum, suçludurlar. Ama, esas suçlular, suçlu mütahhitlere göz yuman, yaptıklarını teftiş etmeyerek onaylayan, hatta onlara “yürüyün da korkmayın!” diyen yöneticiler, imar affı çıkarıp da, para karşılığı bina “affeden” yöneticiler değil mi? İnsan canının önüne karı koyan ekonomik ve siyasal sistem değil mi?

Halkın sosyal paylaşımlarını bile kontrol edip davalar açanlar, çarpık inşaatlara niye göz yumuyorlar?

Bu durumda en tepedeki sorumlular sorumsuzluklarına devam edeceklerse ‘adalet’ nasıl sağlanacak?

Sadece İsias Davası’nda değil, tüm diğer deprem mağdurları açısından ‘adalet’ elde etmek, Türkiye’deki bilim dışı, insanlık dışı, adalet yoksunu sistemi değiştirmek için mücadele etmekle mümkün olacaktır!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tufan Erhürman neye adaydır?

19 Ekim 2025 Cumhurbaşkanlığı seçiminin (herkes kendi penceresinden bakıyor olsa bile) Kıbrıs Türk toplumu açısından bir “kader seçimi” (“ Tükeniş seçimi” diyenler de var) olduğu noktasında nerdeyse tüm siyasiler birleşiliyorlar. “Sağ Cephe” (aslında bu cepheye “Klasik Sağ Cephe” demek daha doğru olacaktır) olarak bilinen Ersin Tatar cephesine dahil olanlar, seçim sonrası “egemen eşitlik ve uluslararası eşit statü” konusunun Türkiye ile birlikte ileriye götürüleceğini her vesileyle ima etmektedirler. Hatta, detaya da girerek, örneğin KKTC’nin dış işlerinin TC Dış İşleri Bakanlığı’na bağlanacağını dillendirenler bile var. “Sağ Cephe”nin ters kutbunda yer aldığı varsayılan “Sol Cephe” (aslında, amaç ve hedefler açısından “Sağ Cephe”den çok da farklı olmayan, daha çok hedefe ulaşma yöntemleri açısından farklılaşan bir sözde sol cephedir) de, TSK’nın 1974 işgalini “Barış Harekatı” olarak gören, Kıbrıs sorununun “konfederasyon” (iki eşit, egemen devlet temelinde bir çözüm) değil...

Polyannacılık ve Gerçekler

Halkın, "polyannacılık" oynatılarak, hayaller dünyasına sürüklenmesindense, acı gerçekleri görüp, bu gerçeklere göre çare aramasını tercih ederim. Gerçekler nelerdir? Bu kavga basitçe bir hayat pahalılığının kaç ayda bir ödeneceği kavgası değildir.   Eylemci kitlelerin zihninde bu kavga Ankara'nın halkın iradesini hiçe sayarak, her alanda kendi iradesini halka dayatmasına karşı durma kavgasıdır.   Bu kavga, halkın kendi iradesiyle yöneticilerini seçmesine, kendi ekonomik yaşamını düzenlemesine, kendi siyasal kararlarını vermesine engel olan Ankara'nın sürekli müdahale etmesine karşı isyanıdır. Bu kavga, kimliğini ve geleceğini kaybetmekte olduğunu farkeden değilse bile hisseden Kıbrıs Türk halkının varoluş refleksidir. Bu gerçekler, sürekli ve sistemli bir şekilde üstü örtülerek görünmez kılınmaya, kavga UBP-CTP kavgası derekesine düşürülmeye çalışılmaktadır. UBP ve ortakları giderse, CTP ve ortakları gelirse herşeyin düzeleceği yalanı gerçeklerin önüne koyulmaya çal...

Eşitlik mi, eşitsizlik mi?

  1. Hayat Pahalılığı (HP) ödeneği maaş artışı değildir. HP , belirli bir zaman diliminde  satın alma gücü nde ortaya çıkan gerilemedir. İşte,  HP ödeneği  de, satın alma gücünde ortaya çıkan  gerilemeyi telafi etme  yöntemidir. Örneğin;  1 TL maaşınız olduğunu varsayarsak, 1 TL’nin satın alma gücü 1 TL’dir. Mesela ekmek  (*)  tanesi 1 TL ise, sizin maaşınızın satın alma gücü de 1 ekmek kadardır. Ekmek  %100  zamlanıp  2 TL  olursa, satın alma gücünüzü koruyabilmek için  maaşınızın da %100 artırılıp 2 TL olması gerekmektedir. İşte bu artışa  HP ödeneği  diyoruz. HP ödeneği, örneğimizdeki yüzdeliğin altında verildiği durumlarda, bırakın  reel artışı , maaşınız, yani satın alma gücünüz gerçekte düşürülmüş olacaktır. Mesela,  HP’nin %100 olduğu durumda maaşımıza %50 ekenirse, eskiden maaşınızla 1 ekmek satın alabiliyorken, şimdi, HP eklenmiş haliyle bile 1 ekmek alamaz duruma düşüyorsunuz. Ama maaşını...