“CTP lideri Tufan Erhürman New York’taki BM Genel Kurulu’nda, “toplum lideri” boşluğunu dolduracak, partisinin çalıştığı 5 maddelik müzakere yöntemi önerilerini sunacak.” deniliyor haberde...
Gelin, bu 5 Maddeyi, madde madde ele alıp yorumlayalım;
“1. Yeni bir süreç kurgulanırken, Crans Montana itibariyle varılan tüm yakınlaşmalara sadık kalınmalı ve anlaşmaya varılan konularla ilgili hiçbir şekilde geri dönüş olmamalı.”
İyi de, bu nasıl sağlanacak? Yani, “tüm yakınlaşmalara sadık” kalınmazsa, ya da “anlaşmaya varılan konularla ilgili” herhangi bir şekilde “geri dönüş” olursa, buna yeltelinirse bunu kim, nasıl engelleyecek?
Süreci, şimdiye dek BM Genel Sekreteri
yönettiğine ve bu son, muhtemel süreci de BM belirleyeceğine göre, bu ilkelerin
öncelikle BM Genel Sekreteri ile konuşulup kabullenmesini ve uygulamasını
sağlamak gerekmiyor mu? Üstelik, BM Genel Sekreteri görüşmelerde uygulanacak
prosedürü, önceden, taraflara sunup onaylatmakta, ya da, iki tafının
liderleriyle yapılan görüşmeler sonunda bu prosedüre son şeklini vermektedir.
İki lider derken, biri Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, diğeri de Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’ndan söz ediyoruz, değil mi?
O zaman, CTP bu maddeyi oraya “iş olsun,
torba dolsun” diye mi koydu? Hayır, olur mu öyle şey, koskoca ana
muhalefet partisi “işola” laf etmez!
Sabırlı olun, diğer maddeleri de
yorumladığımızda anlayacaksınız CTP’nin
bu maddeyi niye ortaya attığını.
Bir ipucu; CTP, bu görüşme olsa bile bir anlaşma çıkmayacağının çok iyi
farkındadır. Bu nedenle, bir anlaşma çıkmadığı durumda nasıl bir ortam oluşması
gerektiğinin zeminini hazırlamaktadır.
Gelin, şimdi de 2. Madde’ye göz atalım;
“2. İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi
eşitliğe dayalı federasyon modeli, ilgili BM Güvenlik Konseyi kararlarında
tanımlandığı şekilde kabul edilmelidir. Siyasi eşitlik, bir BM Güvenlik Konseyi
kararıdır. Dolayısıyla müzakereye açılmamalıdır.”
“İki bölgeli, iki toplumlu, siyasi
eşitliğe dayalı federasyon modeli, ilgili BM Güvenlik Konseyi kararlarında
tanımlandığı şekilde kabul edilmelidir.” dedikten
sonra, hemen altına, “Siyasi eşitlik, bir BM Güvenlik Konseyi kararıdır.
Dolayısıyla müzakereye açılmamalıdır.” diye tekrar etmek, eğer “işola”
edilmiş bir tekrar değilse, aslında CTP’nin esas kaygısının ve de üstüne
basmaya çalıştığı olgunun şu meşhur “siyasal eşitlik” meselesi
olduğunu görmek gerekir, değil mi?
O zaman, şu meşhur “siyasi eşitlik”
meselesi üzerinde biraz durmak gerekir.
Bir kere, “siyasi eşitlik” üzerine tarafların,
sadece iki taraftan, Türk ve Elen tarfından söz etmiyorum, soruna dahil olan
tüm burjuva taraflardan bahsediyorum, aynı düşünmediklerini vurgulamak gerekir.
Mesela, Türk tarafında bazı burjuvaların “siyasi eşitlik”ten
anladığı iki egemenlik hakkıdır. Ve, bu egemenlik hakkını “ayrılma”
yönünde de kullanma hakkı olduğuna inanmaktadırlar.
Bazı başka burjuvalar ise, “siyasi
eşitlik”ten ayrılma hakkı olmayan, ya da bu hakkı ayrılma yönünde
değil, birleşme yönünde kullanmakla sınırlarlar. Bu nasıl eşitliktir veya
egemenliktir ki, tarafları ne eşit yapıyor, ne de egemen…
“Eşitlik” burjuva dünyasında böyle
bir “eşitlik”tir işte!
“Siyasi eşitlik” bizi ta 1960’a götürür. 1960 Anayasası’na göre de Kıbrıslı Elenler
ile Kıbrıslı Türkler “siyasal eşit” idiler. Ama, ayrılmaları
yasaktı. Başka? Mesela Kıbrıslı Türklerin cumhurbaşkanı olma hakları da yoktu.
Başka? “Eşittiler” ama, iki toplumun gerek temsilciler
meclisinde, gerekse bakanlar kurulunda vb eşit temsiliyete sahip değillerdi.
Nüfus oranları bile eşit değildi; biri,
toplam nüfusun yaklaşık % 82’sine, diğeri ise yaklaşık %
18’ine sahiptiler.
Buna rağmen, “siz eşitsiniz” demiş
birileri ve bunu sözde bağımsız ve iki eşit toplumlu devletin anayasasına da
yazmayı ihmal etmemişlerdir.
Üç sene zor dayandı bu garabet yapı. Ne
ilginçtir ki, yıkılması için devreye girenler, çifte ENOSİS’i
önerenler ve 1974’ü tezgahlayıp adayı bölenler veya bölünmesine ses
çıkarmayanlarla, ta baştan Kıbrıs Cumhuriyeti devletini ve garabet Anayasasını
da tezgahlayanlardır. Somut olarak söylersek, bu güçler emperyalist Britanya,
Amerika Birleşik Devletleri ve diğer NATO’culardır.
Eşit olmayan toplumları eşitmiş göstermek,
aslında hem ayrılığın, hem de kavganın tohumlarını ekmektir. Sen, %18’i, %
82’ye eşitlemeye kalkarsan, aslında bunu, istediğinde kavga ettirmek için
yapıyorsun demektir, senin “eşitlik” diye bir derdin yok
demektir...
Hem tarihsel olarak, hem de nüfus oranı
açısından bakıldığında aslında olması gereken sahte bir “eşitlik”
değil, azınlık haklarıyla donatılmış bir Kıbrıs Elen cumhuriyeti idi.
Ama, burjuvalar böyle bir işi beceremezler.
Ulusları barıştırmak, bir arada yaşatmak diye bir dertleri yoktur. Onların tek
derdi vardır; böl ve yönet! Bakın Britanya’nın terkettiği eski sömürgelerine;
örneğin Hindistan’a… Üç’e böldüler Hindistan’ı. Pakistan’ı ayırdılar önce,
ardından da Pakistan’dan da Bangladeş’i…
Böl ve yönet politikasını sadece
Britanya’nın uyguladığı sanılır. Halbuki, bu özellik tüm emperyalist devletlere
has bir özelliktir. Ve, geçmişe ait bir politika olduğu sanılır. Sadece Kıbrıs
veya Filistin’de değil, Avrupa’nın göbeğinde de ve daha dün denecek bir zamanda
da uygulanmıştır bu politika; Yugoslavya gözlermizin önünde yedi parçaya
bölünmüştür kan deryası içinde… Aynı şekilde Irak, Suriye Libya ve daha
niceleri...
Bir de 3. Madde’ye bakalım, ne deniyor...
“3. Kurgulanacak yeni çözüm süreci
sonuç alıcı olmalıdır. Başlaması halinde, muhakkak bir siyasi uzlaşmaya
ulaşılacak şekilde kurgulanmalıdır.
Taraflar masadan kaçmamalıdır.”
“ Kurgulanacak yeni çözüm süreci
sonuç alıcı olmalıdır.” Yani, bundan öncekiler “sonuç
alıcı” olarak kurgulanmamışmıydı? Kim yapmıştı o kurguları?
Nasıl sağlayacaksınız “sonuç alıcı”
olmasını?
Bu sorulara doğru dürüst yanıtlar
verilmediği sürece, CTP “işola” konuşuyor dersem, yanlış konuşmuş
mu oluyorum? Evet, yanlış konuşmuş olacağım, çünkü CTP “işola”
konuşmuyor. İnanın ki, CTP ne dediğini, neden dediğini gayet iyi biliyor. Tüm
bu “işola” söylenmiş gibi görünen laflar, aslında çok anlamlı ve
çok planlı edilmiş laflardır.
Mesela, CTP de biliyor “sonuç alıcı”
olmayacağını. Onun derdi başka, CTP sonuç alınmadığı takdirde ne yapılması
gerektiği konusuna fokuslamaya çalışıyor milleti…
Yavaş, yavaş netleşiyor mu CTP’nin niyeti?
“Başlaması halinde, muhakkak bir siyasi
uzlaşmaya ulaşılacak şekilde kurgulanmalıdır.
Taraflar masadan kaçmamalıdır.” diye ekliyor CTP.
Dönüp, dolaşıp hep aynı noktaya geliyoruz;
CTP’nin bu önerileri kabul edilmezse, ya da kabul edilse bile uyulmazsa, yani
taraflardan biri masadan kalkar ve sonuç alınmadan süreç sonlanırsa ne
yapılmasını öneriyor?
“Masadan kalkanı dövelim!” deycek hali yok herhalde CTP’nin…
O zaman ne?
Sabırlı olun ve yazıyı dikkatle ve sonuna
kadar okuyun, anlayacaksınız...
Bakın, 4. Madde’de ne deniyor:
“4. Yeni kurgulanacak olan süreç,
muhakkak aciliyet duygusu içerisinde bir takvim çerçevesinde kurgulanmalıdır.”
Alın size “işola” edilmiş
görünen bir öneri daha!
Ama, bu da “işola” değil, bir
sonraki maddede göreceğimiz gibi, CTP’nin acelesi var. Hepimizin acelesi var,
ama CTP’nin acelesi nerden kaynaklanıyor dersiniz?
Gelin, bunu son maddede ele alalım.
Ve, “zurnanın zart dediği nokta”ya
geldik.
Ama, önce 5. Madde’ye bir göz atalım;
“5. Statükoya geri dönüşü
önlenmelidir. Bu konuda gerekli supapların oluşturulması gereklidir.”
Yazım hatası herhalde diyerek, cümleyi
düzelterek tekrar yazıyorum: “Statükoya geri dönüş önlenmelidir.”
Bu durumda, “statüko” denince
ne anlaşılıyor? Önce bunu netleştirmek lazım. “Statüko” mevcut
durum demektir.
Nedir mevcut durum, yani “statüko”
Kıbrıs’ta?
“Statüko” adanın bölünmüşlüğüdür; bu bölünmüğlüğün sorumlularının “kurtarıcı”
gibi mualeme görmesidir; ada üzerinde ikinci bir devletin kurulmuş
olmasıdır; 50 senedir “ateş kes” koşullarının devam etmesidir;
Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti içinde, anayasaya rağmen, eşit
vatandaş muamelesinden mahrum olmalarıdır; TL’nin
Kıbrıs’ın kuzeyinde resmi para birimi olmasıdır; güvenlikten
sorumlu ordunun, polisin, itfaiyenin ve sivil savunmanın başında Ankara’nın
atadığı bir komutan bulunmasıdır; Merkez Bankası’nın başında bir TC
bürokratı olması şartıdır; 1974 sonrası Türkiye’den gelen veya
getirilen nüfusun, yerli Kıbrıslı nüfusun nerdeyse üç katına çıkmasıdır...
Fazlası var, ama bu kadarı fotoğrafı
görmemize yeterlidir herhalde…
CTP, “statüko” derken bu
statükodan mı bahsediyor, yoksa 1974 öncesi statükodan mı?
Net değil, ama, sanırım 1974 sonrası
oluşturulan “statüko”yu kastediyor CTP. Yani, görüşme masasına
oturulduğu andaki “statüko”dan bahsediyor ve bu “statüko”ya
geri dönüşün, yani masadan kalkıldığında bu “statüko”nun
devamının olamayacağını, olmaması gerektiğini iddia ediyor CTP.
Afferin CTP’ye! 1974 sonrası oluşan “statüko”nun
sona erdirilmesini, yani işgalin sonlandırılmasını öneriyor...
Öyle mi? Hiç sanmıyorum. Eğer öyleyse, yani
CTP işgal “statüko”sunun sona erdirilmesinden bahsediyorsa, bunu
net olarak “dümdük” ortaya koymalıdır.
Boşuna hayal kurmayın derim…
CTP, adanın kuzeyinin işgal altında
olduğunu kabul etmiyor ki, sona erdirilmesini önersin.
Lafı gevelemeye gerek yok!
CTP, “statüko” derken adanın
bir yanında tanınmış Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, diğer yanında ise
tanınmamış Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin varlığından söz
ediyor ve bu “statüko”nun, görüşme masasında yeni bir
başarısızlık durumunda değişmesini ve yeni bir “statüko”nun
oluşturulmasını istiyor.
Yani, işin türkçesi, KKTC’nin de
tanınmasını, ada üzerinde iki ayrı egemen devletin kabullenilmesini öneriyor.
Aslında, iki egemen devletin varlığının,
yani “statüko”nun kabullenilip, yasalaştırılmasını öneriyor.
Gelin şimdi siz söyleyin, CTP’nin iki
egemen devleti savunanlardan ne farkı var?
Bence fark, tıpkı Akıncı ile Tatar arasında
neyse, aynısı CTP için de geçerlidir; kimi, “denedik, olmuyor o zaman
iki ayrı egemen devlet!” derken, kimi de, “son bir kere
daha deneylim, gene olmazsa, o zaman iki ayrı egemen devlet!” demektedirler...
İşte, ülkemizin farklı burjuva
partileri arasındaki fark bundan ibarettir.
Kıbrıs sorununa burjuva çerçeve ve zeminde çözüm arandığı takdirde, ister federasyon, isterse de konfederasyon diye formüle edilsin hem çözüm bulunması imkansızdır, hem de sonu hüsrandır!


Yorumlar
Yorum Gönder