"Bir direniş bayrağı olarak dil" koymuş Neşe Yaşın yazısının başlığını…
Kanımca, son dönemlerde dil üzerine
konuşanların ettiği lafların en anlamlısı bu; “Bir direniş bayrağı olarak
dil”
Okumayanlar için linkini buraya bırakıyorum, muakkak okunmalı...
Bakın neler diyor Neşe Yaşın o yazısında:
“Bilimsel tanım ne olursa olsun dilbilimden
çok sosyoloji, siyaset bilimi, kültür çalışmaları gibi alanların konusu bu
mesele.”
Hangi mesele? Dil meselesi...
Neşe, ettiği lafın öneminin farkında mı
bilmem, ama aslında halka “bilim” diye yutturulan(lar)a karşı isyan
bayrağı açıyor, “Bilimsel tanım ne olursa olsun” derken.
Bu noktada, 7 Ağustos 2021 tarihinde Gazeddakıbrıs’ta yayınlanan yazım geldi aklıma; “Ya Kapitalizm, Ya Bilim. İkisi bir arada olmaz!”
Bu yazımda, Neşe’nin kendi yazısında
yaptığının “bir tık daha” ilerisine geçerek, bilimin sınıflarla olan
ilişkisini irdelemeye çalışmıştım. Yani, halka “bilim” diye
yutturulan(lar)a karşı isyan etmekle kalmayıp, “bilim”in de, diğer her
şey gibi sınıfsal olduğunu, sınıflar arası kavganın bir öğesi olduğunu
anlatmaya çalışmıştım o yazımda.
Şimdi, daha iyi görüyoruz ki; sadece “bilim” değil, “dil” de, “özgürlük”
de, “demokrasi” de, “savaş ve barış” da, kısacası her bir kavram
sınıf çıkarlarıyla yakından ilinti içinde anlamlanmaktadır.
***
Dil konusuna geri dönersek, sorulması gereken
ilk soru “dil nedir?” olmalı…
Gerçekten nedir dil?
Dil, insanlar arası bir iletişim aracıdır.
Dilin iyisi-kötüsü, çirkini-güzeli yoktur. Her dil, onu “anadil” olarak
kullananlar açısından “en iyi, en güzel dildir”.
Alın size, siyasal bir duruş; siyasal açıdan
işçi ve emekçilerin saflarında yer alanlar “anadil özgürlüğü”nü
savunurken, sömürenlerin saflarındakiler kendi dillerini, diğerleri üzerinde
hakim kılma mücadelesi verirler…
Özellikle Türkiye gibi, ulusal sorunların
halledilmediği ülkelere bakıldığında hakim dil dışındaki dillerin, yerine göre,
baskı altına alındığını, horlandığını, yok sayıldığını görürüz. Kürtçe yıllarca
yok sayılmış, aşağılanmış bir dildir Türkiye’de. Kürt ulusu büyük oranda
Kürtçe’yi unutmuş, Türkçe’yi kullanmak zorunda kalmıştır. Lazca, sanki de ayrı
bir dil değilmiş gibi, “Türkçe’nin karadeniz versiyonu”ymuş gibi kabul
edilmiş, nerdeyse bir “fıkra dili”ne döndürülmüştür.
Dil, bir kez ortaya çıkmış ve sonsuza kadar
aynı kalacak bir araç değildir. Dil, yaşayan bir organizma gibidir; doğar,
gelişir, değişir, hatta bazı koşullarda ölür, ortadan kalkar…
Bu nedenle kutsallaştırmaya çalışmaktan
vazgeçin...
Örneğin Türkçe, Orta Asya’da doğmuş, ordan
Anadolu’ya gelmiş, gelirken güzergahına bağlı olarak diğer dillerle ilişkiye girmiş;
değişmiş, Anadolu’ya geldikten sonra bu ilişki ve değişim süreci devam etmiş
bir dildir.
Her dilin kendine ait bir ortaya çıkış ve
gelişim süreci olduğu gibi, bir de geleceği vardır. Dillerin coğrafya ve tarih
ile sıkı ilişkileri vardır. Yaklaşık 100 yıla yakın bir zaman coğrafi ayrılık
yaşamış, birbirlerinden uzak kalmış insanların aynı dili kullanıyor olmasını
beklemek saf duygusallık değilse, milliyetçi bağnazlıktır. Burda coğrafi
ayrılık, sırf farklı coğrafyalardan ibaret değil, aynı zamanda ekonomik ve
siyasal ayrılıktır da.
Kıbrıs Türkü, Osmanlı ve sonrasında Cumhuriyet
Türkiyesinden yaklaşık 100 yıl ayrı kalmış, başka bir ekonomi, başka bir kültür
ile yoğrulmuştur. Bu şartlarda dilin 1878’de bırakıldığı yerde kalmasını
beklemek aptallık olurdu. Aynı şekilde Türkiye’deki halkın da dil anlamında
bırakıldığı yerde durmadığını söylemek lazım. Bu durumda, yaklaşık 100 sene
sonra, hala daha Kıbrıslı Türklerle, Türkiyeli Türklerin dil olarak tek bir
dili kullanmalarını beklemek beklenemezdi. Nitekim, her ikisi de, ayrı ayrı
gelişmişler, değişmişler, hatta birbirlerine yabancılaşmaya başlamışlardı.
İşte bu süreçte gelişmekte olan aslında Kıbrıs
Türkçesiydi. Kendine has, veya Rumca’dan veya İnilizce’den devşirdiği bir
dizi kelime ve dilbilgisi kuralları ile,
yeni bir dilin doğum sancılarını yaşamaktaydı Kıbrıs Türkçesi. Ama, malesef bu
süreç tamamlanabilmiş bir süreç olma şansını yakalayamamıştır. Özellikle 1974
sonrası Türkiye Türkçesinden kopuş, bilinçli ve oranize çabalarla engellenmeye
başlamıştır. Yer yer horlanmış, ayıp ve geri kalmışlık sayılmış, tam bir
Türkleştirme operasyonuyla köy ve kasabaların isimleri değiştirilmiş, gün
geçtikçe eğitim sistemi ve hem yazılı, hem de görsel medya “Türkleştirilmiştir”.
Dillerin, bir birleri üzerindeki doğal
üstünlüklerinin çeşitli tarihsel nedenlerle yaşanması gayet mümkündür.
Coğrafyasının ve/veya nüfusunun büyüklüğü, ekonomik üstünlükleri, kültürel
görece zenginlikleri dillerin, baskı kullanmadan diğer dilleri etkilemesi,
kendisine benzetmesi mümkündür. Benim, şahsen buna itirazım yoktur. Bu
kaçınılmaz bir süreçtir ve inanın bu etkileşim, çoğu durumda tek taraflı değil,
karşılıklı bir etkileşim olmaktadır.
Ama bu, her zaman bu doğal etkileşimle sınırlı
değildir. Üstte de değinildiği gibi, kapitalizm şartlarında daha da çok baskı
ve şiddet kullanılarak gerçekleştirilmektedir. İşte, karşı durulması gereken
budur.
Neşe’nin, “Bir direniş bayrağı olarak dil” saptamasından
bunu anlamak istiyorum. Yani, Kıbrıs Türkçesi (Kıbrıs Ağzı veya Kıbrıs Şivesi,
ne derseniz deyin) uğruna verilecek kavga, yürütülecek direniş “Türkiye
Türkçesini kullanmama, yerine Kıbrıs Türkçesini kullanmalı” olarak
anlaşılmamalıdır. Kavga, dil üzerindeki baskılara son verme kavasıdır. Aslında,
dil özgürlüğü kavgası, egemenlik kavgasıdır! Tıpkı, kadın hakları için
kavgada olduğu gibi, boşanma özgürlüğü derken bizler, bütün kadınların
eşlerinden boşanmasını talep etmediğimiz, ama boşanma hakkını kayıtsız şartsız
talep ettiğimiz gibi, dilde de özgürlük derken kendi dilimiz dışındakileri
dışlamak, sadece kendi dilimizi kullanmak düşüncesinde değiliz.
Aynı şekilde, “laboratuarda dil yaratmak” niyetimiz
de yoktur. Dil, tarihsel süreç içinde ve ihtiyaçtan doğar.
Ayrıca, nasıl ki, 1878-1974 arası Osmanlı
döneminde kullanılan dil aynı kalmayıp değişmişse, aynı şekilde 1974’ten
itibaren de değişikliklere uğramıştır, hem doğal olarak, hem de dolaylı
baskılarla. Bu değişimi görmemek, hayır ben 1974 öncesi nasıl konuşuyorsam,
şimdi de aynı şekilde konuşacak ve yazacağım demek geçmişe duyulan özlemden
başka bir anlam ifade etmeyecektir. Tıpkı, 1878 öncesi dili bugünün Türkçesi
varsayarak, bugün Türkiye’de kullanılan Türkçe’yi Kıbrıs Türk halkına dayatan
gericiler gibi, 1974 öncesi kullanılan dili dayatmak da gerici bir düşünce ve
davranış olacaktır.
***
Neşe’nin yazısına geri dönecek olursak, çok
önemsediğim şu cümlesini tekrarlamak istiyorum:
“Bilimsel tanım ne olursa olsun dilbilimden
çok sosyoloji, siyaset bilimi, kültür çalışmaları gibi alanların konusu bu
mesele.”
Neşe, ettiği bu lafın arkasını bırakmayıp,
tarisel kanıtlar seriyor önümüze;
“Kıbrıslı Türkler kültürel asimilasyona karşı
çıkarken en çok da kendi farklılıklarının nişanesi olarak dillerine
sarıldılar.80’li yıllardaki tartışmaları, folklor çalışmaları alanındaki
hareketliliği, folklor derneklerinin birer kimlik mücadele alanı oluşunu
anımsayabiliriz. 2000’li yıllarda ise sokağa dökülen gençlerin alanlara taşıyıp
yazışmalarda dahi kullandıkları bir direniş dili olarak öne çıktığını görüyoruz
Kıbrıs Türkçesinin.”
Ardından bir önemli saptama daha geliyor
Neşe’den; “Kıbrıslı Türkçesi ya da Kıbrıslıca konusundaki tutum biraz da
kişinin siyasal yelpazenin hangi kanadında yer aldığının göstergesi”(dir).
Önemsediğim diğer bazı saptamalarını da altta
sıralayıp, esas meseleye gelmeye çalışacağım:
“Dil her şeydir çünkü bir anlamda. Dilin
içinde kültürel kodlar ve bir insan topluluğunu halk yapan ideoloji gizlidir.”…
“Yok oluyoruz, kültürümüz saldırı altında
endişesinin direniş bayrağı olmuştur dil. Abartılı kullanım denilen şey bir
direniş manifestosudur daha çok da. Biz varız ve biz farklıyız demenin yolu
olmuştur Kıbrıslıca. Kıbrıslıca karşısındaki tutum önemli bir tavır alıştır
Kıbrıs meselesinde.”...
“Kıbrıslıca daha iyi iletişim için
gerektiğinde kullanabileceğim bir dil daha çok da.”...
Türünün belki de ilk
örneği olduğundan, Neşe Yaşın’ın bu yazısını ayakta alkışlıyorum. Üstte,
detaylandırdığım iki saptaması beni oldukça heyecanlandırdı. Birisi, “Bir
direniş bayrağı olarak dil” dir. Diğeri ise, “Bilimsel tanım ne olursa
olsun dilbilimden çok sosyoloji, siyaset bilimi, kültür çalışmaları gibi
alanların konusu bu mesele.” diyerek resmi, egemen eğitimi, kültürü ve
bilimi reddidir Neşe’nin.
Her iki saptama da alkışlanmaya
değer.
Ama yetmez sevgili
Neşe!
Her iki saptamanı da
proleter bilim ile, marksizm-leninizmin bilimi ile buluşturmalı ve sırf
duygusallıktan kurtarıp, bilimsel, sarsılmaz ve yenilmez bir silaha
dönüştürmeliyiz.
Nitekim, halkımızın
geçmiş isyanları bu eksiklik nedeniyle kolayca bastırılmıştır. Hem de, tek bir
kurşun bile atılmadan, hem de bizden saydıklarımız öncülüğünde…
Evet, senin de vuruladığın gibi, bu kavgada dil çok önemli, ama tek değil; bize bilim de gerek!
Yorumlar
Yorum Gönder