Ana içeriğe atla

Allah artırsın!



Şu veya bu şekilde “ticarileştirilen” bir uygulama, uygulayanları, ister istemez, o ticari ilişkilerin dayandığı “ekonomik ilişkileri” dikkate almak, hatta, süreç içinde o “ekonomik ilişkilere” tamamıyla “bağımlı” hale gelmek zorunda bırakır.

Örneğin, siz kalkar da, kamusal eğitimi, veya sağlığı “ticarileştirirseniz”, başta niyetiniz bu olmasa bile, sizi kamusal eğitim ve sağlık faaliyetlerinizi mevcut ekonomik ilişkileri dikkate alarak yürütmek zorunda bırakır. Okullarımızda “okul aile birlikleri”nin geldiği noktaya bir bakın. Milli Eğitim Bakanlığı ve dolayısıyla da devlet maliyesi işin parasal harcamalar külfetinden kendini iyice sıyırmış, okulların nerdeyse tüm mali harcamalarını okul idarelerinin, onlar da aile birlikleri, hayırsever yurttaşlar ve askeri birliklerin üzerine yıkmışlardır.


Aile birlikleri, mali açıdan güçlü olanlarla, olmayanlar olarak ikiye ayrılmış, dolayısıyla da zaten var olan okullar arası fırsat eşitsizliği bir o kadar daha büyümüştür.


Sağlıkta devreye sokulan “bağış sistemi”, zaman içinde “zorunluluğa” dönüştürülmüştür. Hastalar gerek bilgisizlikten, gerekse uğraşmak zahmetine katlanmak istemediklerinden, hatta gerektiği gibi bir tedavi alamama korkusundan, bu, tamamıyla gönüllülüğe bağlı bağışı zorunluluk telakki edip ödemektedirler. Hatta, “devlet hastahanesinde de ödeyeceksem, gider özel hastahanede tedavi olurum” diyen, hali vakti biraz daha iyi olan hastalar hiç de az değildir. Halbuki, gerek kamu görevlisi, gerekse özel sektör çalışanlarının veya emeklilerinin ne eğitim sisteminde, ne de sağlık sisteminde para harcamaları gerekmemektedir. Onlardan çalışırken yapılan kesintiler bu hizmetleri parasız alabilmeleri içindir. Ama, arz-talep dengesi üzerine kurulmuş, maksimum kar hedefli günümüz özel mülkiyet odaklı ekonomik sistem, tüm bu toplumsal karakterli uygulamaları, mevcut yasalar ve anayasaya rağmen çöpe atmayı ve yerine vahşi, altında kalanın boynu kopsun, güçsüzlerin güçlülere boyun eğdiği, köleleştirilmiş bir toplum yapısını konsolide etmek zorundadır.


Bu süreç bütün kapitalist dünyada 1980’lerden beri hüküm sürmekte, ne yasa ne de anayasa tanımamaktadır. Kitlelere, “Devletimiz, iyi günlerinde, ekonominin yolunda gittiği zamanlarda sizlere birçok avantajlar vermişti. Şimdi ise, ekonominin kötüye gittiği koşullarda hep beraber fedakarlık yapıp bu külfeti birlikte karşılamak için, sözkonusu avantajlardan feragat etmeniz gerekmektedir. Bu bir vatandaşlık bilinci ve görevidir!” diye seslenilmektedir.


Halbuki, yapılan tüm araştırmalarda, bu ülkelerdeki işçilerin, emekçilerin ekonomik olarak sürekli gerilemekte olmalarına, geçmişte elde ettikleri birçok hakları budanmakta olmasına rağmen, sermayedarların devlet eliyle kollandığı ve daha da zenginleştirildiği ortadadır. Yani, külfen paylaşılmıyor, külfet işçi sınıfı ve diğer emekçilerin sırtına yükleniyor!


Aynı politikalar trafik uygulamalarında da sözkonusudur. 


Bu denli küçük bir coğrafyada, nerdeyse ayda iki kişi trafik kazalarında hayatını kaybetmekte, onlarcası yaralanmaktadır.


Trafik sorunları konuşulurken, son 15-20 yılda ülke nüfusunun 3-4 katına çıktığından hiç bahsedilmiyor.


Aynı şekilde, “yerli” ve “yabancı” (uzun yıllar burada yaşayanla, kısa bir süre önce gelip, ya da kısa süre için burada olanlardan sözediyorum) nüfus oranının “yabancılar” lehine büyüdüğü dikkate alınmıyor. 


Bu çerçevede, yolların yetmezliği, var olanların kalitesizliği, standartsızlığı, araç kullanıcılarının ve yayaların eğitimi veya eğitimsizliği tartışma konusu bile edilmiyor.


Varsa, yoksa sürücü hataları, trafik canavarları...


O zaman cezaların artırılması gerek…


Tamam, bulduk! Kameralar!


Önden çeken kameralar!


Arkadan çeken kameralar!


Akıllı kameralar!


Daha da akıllı kameralar!


Hem, öyle yanlış yapıp aynı gün uçağa atlayıp kaçmak da yok artık! Anında Ercan’da kesilecek cezası!


Akıllı kameralar!


Devlet kasasına aksın paralar!


Ne kadar çok kamera, o kadar çok para!


Ne kadar akıllı kamera, o kadar daha çok para!


Daha çok para, daha çok para, en çok para!


Sahi, unutmadan sorayım; kaç para bu kameralar? Masrafını ödemesi için kaç ceza tahsil edilmesi lazım?


Kaç zamanda “akılsızlaşıp”, sökülüp amabara konulacak? 


Ekonomik açıdan “Fizibıl” mı yani, onu öğrenmeye çalışıyorum… Maliyeti, karı zararı düşünüldü mü bari?


Belli ki, hepsi düşünülmüş…


Baksanıza 150 adet parasız verilmiş devlete, 150 tane de parayla…


Bir alana, bir bedava yani…


Her şeyi açıkladı Bakan, bir fiyatı açıklamadı…


Belli ki, her şeyi yaptıkları gibi bu işi de “ticarileştirmiş” ülkeyi yönetenler…


“Ticarileştirmiş” bir mantık ve uygulama, tüm üstte sorduklarımı dikkate alarak yapılmalı. Yani, kar-zarar hesabı yapılmalı öncelikle. 


Karlılığı artırmak için tedbirler de alınmalı, değil mi? Tamam da, ceza kameralarının karlılığını artırmak için neler yapılabilir ki?


Bunun cevabını biliyorum, ama söylemiyeceğim. Aslında, ülkeyi yönetenler de çok iyi biliyorlar…


Bakın, bir ipucu vereceğim, cevabı siz bulun artık!


Leymosunlular hatırlayacaklardır Gamber’i, ölü yıkayıcıydı hani.


Gamber’e, “işler nasıl Gamber?” diye sorulduğunda, “allah artırsın!” diye cevap verirdi.


Anladınız mı?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tufan Erhürman neye adaydır?

19 Ekim 2025 Cumhurbaşkanlığı seçiminin (herkes kendi penceresinden bakıyor olsa bile) Kıbrıs Türk toplumu açısından bir “kader seçimi” (“ Tükeniş seçimi” diyenler de var) olduğu noktasında nerdeyse tüm siyasiler birleşiliyorlar. “Sağ Cephe” (aslında bu cepheye “Klasik Sağ Cephe” demek daha doğru olacaktır) olarak bilinen Ersin Tatar cephesine dahil olanlar, seçim sonrası “egemen eşitlik ve uluslararası eşit statü” konusunun Türkiye ile birlikte ileriye götürüleceğini her vesileyle ima etmektedirler. Hatta, detaya da girerek, örneğin KKTC’nin dış işlerinin TC Dış İşleri Bakanlığı’na bağlanacağını dillendirenler bile var. “Sağ Cephe”nin ters kutbunda yer aldığı varsayılan “Sol Cephe” (aslında, amaç ve hedefler açısından “Sağ Cephe”den çok da farklı olmayan, daha çok hedefe ulaşma yöntemleri açısından farklılaşan bir sözde sol cephedir) de, TSK’nın 1974 işgalini “Barış Harekatı” olarak gören, Kıbrıs sorununun “konfederasyon” (iki eşit, egemen devlet temelinde bir çözüm) değil...

Polyannacılık ve Gerçekler

Halkın, "polyannacılık" oynatılarak, hayaller dünyasına sürüklenmesindense, acı gerçekleri görüp, bu gerçeklere göre çare aramasını tercih ederim. Gerçekler nelerdir? Bu kavga basitçe bir hayat pahalılığının kaç ayda bir ödeneceği kavgası değildir.   Eylemci kitlelerin zihninde bu kavga Ankara'nın halkın iradesini hiçe sayarak, her alanda kendi iradesini halka dayatmasına karşı durma kavgasıdır.   Bu kavga, halkın kendi iradesiyle yöneticilerini seçmesine, kendi ekonomik yaşamını düzenlemesine, kendi siyasal kararlarını vermesine engel olan Ankara'nın sürekli müdahale etmesine karşı isyanıdır. Bu kavga, kimliğini ve geleceğini kaybetmekte olduğunu farkeden değilse bile hisseden Kıbrıs Türk halkının varoluş refleksidir. Bu gerçekler, sürekli ve sistemli bir şekilde üstü örtülerek görünmez kılınmaya, kavga UBP-CTP kavgası derekesine düşürülmeye çalışılmaktadır. UBP ve ortakları giderse, CTP ve ortakları gelirse herşeyin düzeleceği yalanı gerçeklerin önüne koyulmaya çal...

Eşitlik mi, eşitsizlik mi?

  1. Hayat Pahalılığı (HP) ödeneği maaş artışı değildir. HP , belirli bir zaman diliminde  satın alma gücü nde ortaya çıkan gerilemedir. İşte,  HP ödeneği  de, satın alma gücünde ortaya çıkan  gerilemeyi telafi etme  yöntemidir. Örneğin;  1 TL maaşınız olduğunu varsayarsak, 1 TL’nin satın alma gücü 1 TL’dir. Mesela ekmek  (*)  tanesi 1 TL ise, sizin maaşınızın satın alma gücü de 1 ekmek kadardır. Ekmek  %100  zamlanıp  2 TL  olursa, satın alma gücünüzü koruyabilmek için  maaşınızın da %100 artırılıp 2 TL olması gerekmektedir. İşte bu artışa  HP ödeneği  diyoruz. HP ödeneği, örneğimizdeki yüzdeliğin altında verildiği durumlarda, bırakın  reel artışı , maaşınız, yani satın alma gücünüz gerçekte düşürülmüş olacaktır. Mesela,  HP’nin %100 olduğu durumda maaşımıza %50 ekenirse, eskiden maaşınızla 1 ekmek satın alabiliyorken, şimdi, HP eklenmiş haliyle bile 1 ekmek alamaz duruma düşüyorsunuz. Ama maaşını...