KKTC’de her bir seçim döneminde en çok kullanılan kelimelerin başında ne gelir diye sorsam, yanıtınız ne olurdu?
Herhalde çoğunuz “müdahale” derdi hiç düşünmeden...
Peki ama “müdahale” nedir?
Yapay Zeka’ya (Atificial Intelligece) sorarsanız; “Müdahale, bir duruma, olaya veya sürece dışarıdan birinin karışması, dahil olması veya etki etmesi anlamına gelir” diye yanıt alırsınız.
Bakın, Ümit İnatçı, bu tanımlamaya dayanarak neler diyor?
"Müdahale" sözcüğünü dil alışkanlığı olarak kullanıyoruz. İşin aslı şu ki Ankara'nın -saray güdümlü- seçimleri yönlendirme girişimi sadece bir sömürgeci tavrıdır. Bir yere, bir sürece, bir oluşuma müdahale etmiş olmak için "dışarılı" olmak lazım. Türkiye "KKTC"nin hem içidir hem de dışı. Egemen, müstakil bir devletmiş gibi davranmak bizi gerçeklikten kopardığı gibi akıl dışı davranışlar geliştirmemize de neden oldu. Türkiye'nin seçimlere "müdahil" olmaması gerektiğini düşünmek içinde yaşadığımız hakikati görmezlikten gelmek olduğu kadar yapılması gerekeni de inkar etmek demektir.” (24 Ağustos 2025- Facebook paylaşımı, Bold ve İtalikler bana ait.)
Tamamıyla hemfikirim… Türkiye, KKTC’nin seçimlerine “müdahale” etmiyor, kendi kontrolündeki seçimleri yönetiyor…
Yaygın bir inanış veya retoriğe göre ise “müdahale”, Türkiye’nin sağ parti ve adaylar seçilsin diye KKTC seçimlerine karışmasından ibarettir. Yani, sağ kazandığında bu, Türkiye’nin “müdahalesiyle” olur, “sol” kazandığında bu, Türkiye’ye rağmen elde edilmiş bir zafer olur.
Bu iddia, yakın geçmişimiz tarafından yalanlanmaktadır. Örneğin, 2005 seçimlerinde R.R. Denktaş’ın “Türkiye istedi diye aday olmadığını” bilmeyen yoktur herhalde. Denktaş’ın yerine M.A. Talat’ın Türkiye tarafından desteklenerek seçildiğini de bilmeyen yoktur sanırım. Aynı şey, Eroğlu’nun kaybettiği ve yerine Akıncı’nın seçildiği 2015 seçimleri için de geçerlidir. Ama, bize yutturmaya çalışılan, 2005 ve 2015 seçimlerine Türkiye’nin müdahale etmediği için Talat ve Akıncı’nın seçilebildiğiydi.
Bu durumda, evet seçimlere müdahale edilip edilmediği bir yana, asıl müdahale halkın beynine, düşüncesine yapılan müdahaledir. Ve, bunun bayraktarlığını da Kıbrıs sözde solu yapıyor.
CTP ve TDP’sinden diğer sözde sol partilere, hatta aydın iddiasındaki bir dizi siyasal figüre kadar hepsi, halkın beynine “müdahale” etmekle meşguller. Direk veya dolaylı, sözde solun kazandığı seçimleri Türkiye’ye rağmen seçimler ilan etmek için birbirleriyle yarışıyorlar.
Bakın, “müdahale” sözcüğünün dıştan karışmayı anlattığını, halbuki “İşin aslı şu ki Ankara'nın -saray güdümlü- seçimleri yönlendirme girişimi sadece bir sömürgeci tavrıdır.” diyen bir İnatçı, aynı yazı sonunda şu cümleleri kuruyor:
“Yine de şunu söyleyim: Ersin Tatar'ın kazanamaması durumunda (ki büyük olasılıktır) UBP kısa bir yoğun bakımdan sonra ruhunu teslim eder. Kelleler saray usulü gider. Reisin böyle bir yenilgiyi içine sindirmesi zor olur. Şunu da bir yere koyalım; Tatar'ın yenilgisi yine UBP'nin katkısıyla olacaktır... Şu anki vaziyet bunu gösteriyor. Ha, son perdeden önce sahnede ne yaşanır inanın bunu kimse kestiremez…”
Kim bu, “böyle bir yenilgiyi içine sindirmesi zor olur” denen “reis”?
Yahu, “reis”ten başka “reis” mi var? Bizim bildiğimiz tek “reis” Recep Tayyip Erdoğan değil mi? Yani, “KKTC’nin hem içi, hem dışı” olan Türkiye’nin Cumhurreisi değil mi? İşte, bu bildiğimiz “reis” R.T. Erdoğan’ın, Tatar’ın “kaybetmesini” ve Erhürman’ın “kazanmasını” “içine sindirmesi” neden zor olsun? “Müdahale” edemediği için mi? Hani, “müdahale” diye bişey yoktu, sadece dil alışkanlığıydı?
Evet, İnatçı bize, dolaylı yollardan, Erhürman’ın seçimi kazanmasının Türkiye’ye rağmen gerçekleşeceğini yedirmeye çalışıyor. Hatta bunun “UBP’nin katkısıyla” olacağını da tespit ediyor…
Tespit edemediği bir tek şey kalıyor geriye, nedense UBP içindeki bu karışıklığa, “KKTC’nin hem içi, hem de dışı olan Türkiye’nin” bu parti içi karışıklığa niye engel olmadığını tespit edemiyor…
Gene de, şunu da ekleyerek bitiriyor yazısını Ümit İnatçı: “Şu anki vaziyet bunu gösteriyor. Ha, son perdeden önce sahnede ne yaşanır inanın bunu kimse kestiremez…”
Çok doğru, günlerin getireceğini sadece “reis” bilebilir...
“Müdahale” konusunda başvurmak istediğim diğer bir kişi de araştırmacı yazar Mete Hatay olacaktır. O da, 24 Ağustos 2025 tarihli bir Facebook postunda bakın neler diyor:
“Kıbrıs’ın kuzeyinde seçim dönemlerinde sahnelenen manzara -kahvehanelerde dağıtılan zarflar, son dakika iş bulmalar, vergi borçlarının silinmesi gibi faaliyetler- yüzeyde bir rüşvet alışverişi gibi görünebilir. Ama bu görüntünün ardında çok daha kapsamlı bir sistematik vardır: Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ta kurduğu neo-feodal protektora düzeni.”
(...)
Neo-feodal protektora, Kıbrıslı Türkleri çözüm süreçlerinde özne olmaktan çıkarıp, dış aktörlerin gölgesinde edilgen bir figür haline getirmektedir.”
(...)
Bu nedenle “rüşveti alan da veren de suçlu” klişesi eksik kalıyor; çünkü burada mesele bireylerin ahlaki zaafı değil, bir toplumu sistematik olarak bağımlı kılan yapısal şiddettir.”
Mete Hatay, önemli tespitlerde bulunmaktadır.
Birincisi, Kıbrıs’ın kuzeyinde bir vesayet düzeninin yaratıldığını ve bunun üzerinden seçimlere müdahale edildiğini ve istenen sonuçlara ulaşıldığı tespitidir.
İkincisi, bu vesayet düzeninin “Kıbrıslı Türkleri çözüm süreçlerinde özne olmaktan çıkarıp, dış aktörlerin gölgesinde edilgen bir figür haline getirmekte” olduğu tespitidir.
Üçüncü önemli tespit, bu yaşanan yozlaşmanın bireysel ahlaki bir zaaf değil, “bir toplumu sistematik olarak bağımlı kılan yapısal şiddet” olduğu tespitidir.
Dördüncü tespiti ise şudur, “Sonuç olarak, Kuzey Kıbrıs’taki seçim rüşvetlerini yalnızca ahlaki bir yozlaşma olarak görmek yanıltıcıdır. Bunlar, Türkiye’nin kurduğu neo-feodal protektoranın gündelik hayattaki tezahürleridir. Ve bu düzen değişmedikçe, ne demokratik iradenin anlamı kalacak ne de Kıbrıs sorununun çözümünde gerçek bir özneleşme mümkün olacaktır.” tespitidir.
Bunlar önemli tespitlerdir.
Peki ama, bu önemli tespitlerden sonra, Mete Hatay ne öneriyor?
“Bu yüzden seçimden sonra da değişim mücadelesinin artarak devam ettirilmesi elzemdir.”
“Dağ fare doğurdu!” dedikleri bu olmalı!
Onca önemli tespitten sonra, bu mu olmalıydı? Neymiş; “seçimden sonra da değişim mücadelesinin artarak devam ettirilmesi elzem”miş… Yani, Mete Hatay bize, seçimden önce “değişim mücadelesi”nin başladığını, ama, “seçimden sonra da, artarak devam ettirilmesinin elzem” olduğunu vaaz ediyor çaktırmadan…
Mete Hatay CTP’nin “değişim rüzgarına” kapılmış belli ki!
Peki ama, aynı Mete Hatay değil mi, “Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ta kurduğu neo-feodal protektora düzeni”nden bahseden, ve bu “neo-feodal protektora düzen” devam ettiği sürece, “ne demokratik iradenin anlamı kalacak ne de Kıbrıs sorununun çözümünde gerçek bir özneleşme mümkün olacaktır” deyen?
Yani, Mete Hatay’a sorarsanız Erhürman “kılıcı şekmiş” Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyinde yarattığı “neo-feodal protektoral düzeni” (vesayet düzenini) yıkmaya adaydır. Ve, Erhürman ve CTP “değişim” derken, aslında “Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ta kurduğu neo-feodal protektora düzeni”ni değiştirmekten bahsediyor, öyle mi Mete Hatay?
Nasıl olacak bu iş? Erhürman ve partisi CTP düzene eleştiri getirirken Tatar ve mevcut hükümetin bir milim ötesine geçiyorlar mı? Kıbrıs’ın kuzeyindeki bütün kötülüklerin kaynağı ve hatta toplumlararası görüşmelerdeki tıkanıklık ve başarısızlığın da müsebbibi Tatar ve UBP-DP-YDP hükümetleri değil mi Erhürman ve CTP’ye göre? Türkiye’nin uygulanan yanlış politikalarda herhangi bir suçu yok CTP kurmaylarına göre…
Erhürman’ın “değişim”i Tatar’ı sonra da hükümeti değiştirmekten ibarettir yani.
Mete Hatay’ın bu gerçekleri bilmediğine ihtimal veremiyorum.
O halde, Mete hatay hem kendini, hem de halkı kandırmaya çalışıyor!

Yorumlar
Yorum Gönder