Ana içeriğe atla

Burjuvaların anladığı tek dil, örgütlü “güç”ün dilidir!



Sevgili Ali Kişmir, öncelikle KSP’nin ve adayı Osman Zorba’nın uğradığı mağduriyeti ele aldığın için sana çok minnettarım.

Senin gibi, diğer basın mensubu, örgüt temsilcisi veya duyarlı demokrat bireylere de minnettarım.

Sevgili Ali, 7 Ekim 2025 tarihli sosyal medyada (Facebook’ta) yayınladığın yazı nedeniyle konuyu biraz daha açmak, sohbet eder gibi tartışmak ve bazı gerçeklerin tekrardan altını çizmek ihtiyacı hissettim.

Dediğim gibi, tam bir sohbet havasında ele almak istediğim bu satırları, seninkilere alternatif, karşı çıkan satırlar olarak değil, seninkileri güçlendiren, terim yerindeyse senin sözlerinle ittifak kuran sözler olarak değerlendirmeni rica ediyorum.

Başlığınla başlayalım; ANLADIKLARI DİLDEN KONUŞALIM” diyorsun.

Onların anladıkları dilin, bu senin kullandığın dil olduğundan eminmisin? Şahsen ben değilim. Çünkü, birincisi, onların anladığı tek dilin “güç” olduğunu çok iyi biliyorum. Hemen “şiddet” olarak algılanmasın bu “güç”! Bu “güç” iktidar erkini elinde bulundurmaktan kaynaklanan bir “güç”tür.

Biliyorsun, iktidar sadece hükümet olmakla sınırlı değil, ülkenin her türlü yönetsel, ekonomik, güvenlik, hukuksal ve nihayetinde de siyasal erkine sahip olmayı gerektirir. Bu nedenle, örneğin yasalar iktidar olan güç ya da güçlerin (sosyal sınıf, ya da sınıfların) kontrolündedir. Anayasa’da bir sürü haklar verilmiş, daha doğrusu yazılmış olabilir. Örneğin; senin de değindiğin gibi, Anayasa’da, “Düşünce suçu yoktur” denebilir, hatta, “Herkes, düşünce ve kanaatlarını, söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir”… diye de detaylandırılabilir. Ama, hemen altında da şu ifadeler eklenmiştir; “Söz ve anlatım özgürlüklerinin kullanılması, yalnız ulusal güvenlik, anayasal düzen, kamu güvenliği , kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlak yararı için veya başkalarının şöhret veya haklarının korunması veya bir sırrın açıklanmasının önlenmesi veya yargının otorite veya tarafsızlığının sürdürülmesi için gerekli ve yasanın koyduğu yöntemlere, koşullara, sınırlamalara veya cezalara bağlı tutulabilir”…

“Ne yani, özgürlükler sınırsız mı olmalı?” deyenler olabilir, öyle bir iddiada bulunmuyorum. Bilince çıkarmaya çalıştığım, özgürlüklerin sınırlanmasının kararını kimin, kimlerin vereceğidir. Mesela, aynı kişinin hem savcı, hem tanık ve hem de yargıç olması ne denli demokratiktir? KSP, kendisine uygulanan bu anti demokratik sansürü kime şikayet edebilir?

Yani, “özgürlüklerin kullanılması”nın “ulusal güvenliği” tehdit ettiğinin kararını kim verecek? Ya da, “anayasal düzen”i, “kamu güvenliği”ni , “kamu düzeni”ni tehdit niteliğinde olup olmadığına kim karar verecek?

Bütün bunlara, bu yasal ve anayasal düzenlemelerde karar verici güç, iktidar “gücü”dür, değil mi?

İşte bu nedenle, iktidarı elinde bulunduranların ve onlara yakın olanların “düşünce özgürlükleri” kısıtlanmaz.

“Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” adını değiştirmeye kalkmak, bunu arzulamak ve bunu ifade etmek, anayasal düzeni bozmakla eşleşiyor mu?”, aynı şekilde “bu istek kamu düzeni ile ulusal güvenliği tehdit ediyor mu?” diye soruyorsun ya sevgili Ali, sorularına birkaç soru da ben eklemek istiyorum; 1983 yılında KKTC’nin ilanı, Kıbrıs Türk Federe Devleti Anayasası’nı çöpe atmış sayılmıyormuydu? Bu nedenle suç işlenmiş olunmuyormuydu? Nerdeydi yargı, nerdeydi hukuk? Bal gibi de, anayasa çiğnenerek bir devlet “yıkılıp”, yerine halkın karar vermediği, iktidar erkini ellerinde bulunduranların kararıyla yeni bir devlet kurulmamışmıydı 15 Temmuz 1983’te? Önce Anayasa ihlal edilmiş, ardından aylar sonra bu “suç” halka ihale edilmek için referanduma götürülmüştü.

Bu iş, bugün tekrar edilme aşamasındadır. KKTC Anayasa’sı orda dururken, içindeki hükümler net ve sarih bir şekilde orda dururken, birileri KKTC’nin adını tekrardan değiştirme hazırlığı içine girmişlerdir. Çünkü, ülkeyi ve halkı öyle bir krizin içine sürüklediler ki, tek çıkış yolunu yeni bir kriz, eskisinden de büyük bir kriz çıkartmakta görüyorlar. Yaratacakları bu daha büyük kriz sayesinde bazı şeylerin üstünü örtmeyi, kendi suç ve ihanetlerini başkalarına yüklemeyi, ihtiyaç duydukları baskı sistemini yaratmayı ve bir kaç gün daha bile olsa iktidarlarını, hakimiyetlerini devam ettirmeyi planlamaktadırlar.

Nerde hukuk? Nerde Anayasa Mahkemesi?

Bir örnek daha vererek kapatalım konuyu.

2020 seçimlerini hatırlayın, dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı televizyon kanalından halkına şu duyuruyu yapmıştı; “Türkiye’nin başındaki kişiye bağlı bir kurum tarafından ölümle tehdit edilmekteyim!”

Nerdeydi YSK? En ufak bir açıklamasını duyan, girişimini gören var mı? Seçim dönemleri en yüksek organ olarak çalışan YSK kendisine verilen bu yetkiyi kullanarak tek kelime etti mi? Devletin güvenliğini tehdit etmiyormuydu Akıncı’nın ölümle tehdit edilmesi? “Ulusal güvenlik, anayasal düzen, kamu güvenliği , kamu düzeni” açılarından bir tehdit oluşturmuyormuydu cumhurbaşkanının ölümle tehdit edilmesi?

Bunların YSK açısından bir tehdit olarak, yasadışı bir girişim olarak algılanmamasını, ama KSP’nin “bu ülke TC’nin işgali altında, sömürgeleştirilmekte olan bir coğrafya” olduğunu dillendirmesi, yani malumu ilan etmesini bir tehdit olarak algılamasını nasıl izah edebiliriz?

Bunun tek izahı var;

YSK, iktidarın, işgalcinin hukukunu uygulamaktadır!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tufan Erhürman neye adaydır?

19 Ekim 2025 Cumhurbaşkanlığı seçiminin (herkes kendi penceresinden bakıyor olsa bile) Kıbrıs Türk toplumu açısından bir “kader seçimi” (“ Tükeniş seçimi” diyenler de var) olduğu noktasında nerdeyse tüm siyasiler birleşiliyorlar. “Sağ Cephe” (aslında bu cepheye “Klasik Sağ Cephe” demek daha doğru olacaktır) olarak bilinen Ersin Tatar cephesine dahil olanlar, seçim sonrası “egemen eşitlik ve uluslararası eşit statü” konusunun Türkiye ile birlikte ileriye götürüleceğini her vesileyle ima etmektedirler. Hatta, detaya da girerek, örneğin KKTC’nin dış işlerinin TC Dış İşleri Bakanlığı’na bağlanacağını dillendirenler bile var. “Sağ Cephe”nin ters kutbunda yer aldığı varsayılan “Sol Cephe” (aslında, amaç ve hedefler açısından “Sağ Cephe”den çok da farklı olmayan, daha çok hedefe ulaşma yöntemleri açısından farklılaşan bir sözde sol cephedir) de, TSK’nın 1974 işgalini “Barış Harekatı” olarak gören, Kıbrıs sorununun “konfederasyon” (iki eşit, egemen devlet temelinde bir çözüm) değil...

"Dürüst" oportünizm belki de hepsinden daha tehlikeli olanıdır!"

1. NOT: Değerli dostlar, malumunuz olduğu üzere, 9 Mayıs günü Facebook üzerinden alttaki yazdıklarımı paylaşmıştım. Bazı itirazlar oldu bu yazdıklarıma. Olabilir ve olmalıdır da. Ben fikirlerin eleştirildikçe zenginleşmesine katkı konduğunu düşünenlerdenim. Öncelikle, Ahmet Serdaroğlu’nun konuşma videosunu izlemediğim iddia edildi ısrarla. Ardından, izlemiş olabileceğim, ama yanlış anladığım, bu nedenle de yanlış yorumladığım iddia edildi. Bu nedenlerden ötürü, sözkonusu yazımı, adım adım yorumlayarak, herkesin anlayabileceği bir şekle sokarak sizlerin bilgisine tekrardan getirmek istiyorum. 9 Mayıs tarihli yazımı tırnak içinde ve bold yaparak, şimdiki yorumlarımı ise aralarda yazacağım. Yani, bir anlamda, o postumun yorumlanmış hali olacaktır bu yazım. Bu tartışmalardan çıkardığım önemli bazı çıkarımlarımı da yazının altına eklemek istiyorum. Altına görüş ve eleştirilerinizi yazarsanız mutlu olurum. İyi okumalar. ------------------ 9 Mayıs tarihli Facebook paylaşımım şöyle başlıyordu:...

Büyük komplo!

* Kendi arzu ve planlarını, “halk öyle istiyor” demagojisi ile gizleme sanatına şahitlik ettik. * BU KOMPLONUN GEREKÇE VE TEMEL AMAÇLARI > Türkiye Cumhuriyeti zorda! Çıkış yolu var mı? * Ekonomi, * Siyaset, * Uluslararası ilişkiler, hepsinde de zor günler yaşanıyor. Öcalanla anlaşmak lazım, ABD’den silah almak lazım, uçak almak lazım; ABD’ye milyarlar akıtmak lazım! Rusya’dan gaz alımını azaltmak lazım. Lazım-lazım-lazım… Karşılığında ABD’den “Meşruiyet” alınmıştır…   > Ya KKTC? >> TC’nin KKTC siyaseti de zorda, yeni bir imaj şart! * Tatar’a 5 yıldır uygulattırılan “iki eşit, egemen devlet temelinde çözüm olmazsa görüşme olmaz” şartı nedeniyle oluşan Kıbrıs Türk ve Türkiye liderlikleri çözüm istemiyor iddiası, Kıbrıs Rum liderliği federasyon oluşturmak için görüşmelere hazırdır, ama Kıbrıs Türk ve Türkiye liderlikleri hazır değildirler iddiası, * Bu duruma paralel KR tarafının geliştirdiği mütahhit tutuklamaları şeklindeki hukuksal süreçler inşaat sektörünü ve dolayı...