Halkın, "polyannacılık" oynatılarak, hayaller dünyasına sürüklenmesindense, acı gerçekleri görüp, bu gerçeklere göre çare aramasını tercih ederim.
Gerçekler nelerdir?
Bu kavga basitçe bir hayat pahalılığının kaç ayda bir ödeneceği kavgası değildir.
Eylemci kitlelerin zihninde bu kavga Ankara'nın halkın iradesini hiçe sayarak, her alanda kendi iradesini halka dayatmasına karşı durma kavgasıdır.
Bu kavga, halkın kendi iradesiyle yöneticilerini seçmesine, kendi ekonomik yaşamını düzenlemesine, kendi siyasal kararlarını vermesine engel olan Ankara'nın sürekli müdahale etmesine karşı isyanıdır.
Bu kavga, kimliğini ve geleceğini kaybetmekte olduğunu farkeden değilse bile hisseden Kıbrıs Türk halkının varoluş refleksidir.
Bu gerçekler, sürekli ve sistemli bir şekilde üstü örtülerek görünmez kılınmaya, kavga UBP-CTP kavgası derekesine düşürülmeye çalışılmaktadır. UBP ve ortakları giderse, CTP ve ortakları gelirse herşeyin düzeleceği yalanı gerçeklerin önüne koyulmaya çalışılmaktadır.
Bu çaba, halka "poliyannacılık" oynatmaktır, halkın gerçeklerden uzak, hayali kurtuluş senaryoları peşine takılması çabasıdır.
"Poliyannacılık" yaparak başarıya ulaşılamayacağı gibi, bir kez daha sükûtu-hayale uğratılmanın halkta tamiri zor yaralar açacağı ortadadır. Bunu, Annan Planı sonrası yaşadı bu halk, aynı şekilde EL-SEN'in grevlerinde yaşadı, "Göç Yasası"na karşı mücadelenin ardından yaşadı, "Külliye"ye karşı mücadele sonrası yaşadı, su meselesinde yaşadı...
Bu sayılanlarda eksik var, fazla yok!
İşin en üzücü ve çarpıcı tarafı da, tüm bu “poliyannacılık” oyununun sağ siyasetler değil, sözde sol siyasetler aracılığı ile uygulanmasıdır. KKTC tarihi işte bu gerçeğin tarihidir!
KKTC, ta başından “bağımsız devlet” iddiasıyla ortaya çıkarılan en büyük “poliyannacılık” operasyonunun ta kendisidir! Bu operasyonda, sözde sol partilerin rolleri arşivlerde “ibret belgeleri” olarak durmaktadır.
1983’te KKTC’nin ilanına onay vermemek, bu coğrafyada verilen bağımsızlık mücadelesinde bir dönüm noktası olabilirdi.
Olmadı! Tersine, tam bir “poliyannacılık” sergilendi. Neymiş efendim, KKTC’nin ilanı “bağımsız devlet” ilanıymış ve bu “bağımsızlık” Türkiye’den de “bağımsızlık” anlamına gelecekmiş!
Palavra!
KKTC’nin ilanı, hem de toplumun sol bilinen nerdeyse tüm siyasi figürlerinin onayı ile yapılması, aslında Kıbrıs Türk halkının Türkiye’ye tam bağımlılığı konusunda, 1974’te gerçekleştirilen askeri işgalin siyasal alandaki en büyük adımıydı.
İşte bugün yaşadığımız halka ihanetlerin temeli, KKTC’nin kurulmasına onay veren sözde sol siyasilerin elleriyle atılmıştır.
Bu siyasilerden hiçbiri (Arif Hoca dışında. O da, “biz Türkiye’den de bağımsız olacağımızı zannederek savunduk.” diyebilmiştir sadece) dönüp, toplumun boynuna geçirdikleri bu boyunduruğu destekledikleri için pişmanlık dahi duymamışlardır. Sonrasında, bu katkılarından dolayı bu siyasilerin çoğu onurlandırılmış ve cumurbaşkanlığı, başbakanlık koltuklarına oturtulmuşlardır.
İşte, gerçekler bunlardır!
Şimdi, bu gerçekler ayan beyan ortadayken ve bu coğrafyayı kimin yönettiği her abdala malum olması gerekirken, alınacak ekonomik tedbirlerin Ankara değil de, Lefkoşa’da, hem de Ünal ÜstEL hükümeti tarafından alındığını iddia etmek tam bir aptallık değilse nedir?
İşin gerçeği, Ankara’nın KKTC’ye ekonomik katkı işini, “yerli tasarruf tedbirleri” şartına bağlamış olmasıdır. Yani, aslında Lefkoşa’nın değil, Ankara’nın kararıdır. “Ankara değil, Lefkoşa!” deyenlerin bile bunu görememesi, ona göre politika üretmemesi gerçekten düşündürücüdür.
İşte, son eylemlerde ortaya çıkan iki mücadele eğilimi; birincisi halkın isyanıyken, ikincisi halka ihanetin ta kendisidir.

Yorumlar
Yorum Gönder